Ek Bölüm: İsrail’de Son Durum
Bu kitap hazırlanmaya başlandığında, Aksa İntifadası'nın ilk ayları yaşanmaktaydı. İntifada'nın ilk gününden itibaren İsrail yönetimi, Filistin halkının yaptığı sokak gösterilerine karşı çok sert tedbirler almıştı, ancak aradan geçen süre içerisinde bölgedeki çatışmalar daha da yoğunluk kazandı. İsrail hükümeti, bazı radikal Filistinliler tarafından gerçekleştirilen intihar saldırılarının karşılığında işgal altındaki topraklarda baskısını daha da artırdı. Havadan, denizden ve karadan yürütülen operasyonlar çoğunlukla sivil Filistin halkını hedef aldı. 2002 yılı başından itibaren de Aksa İntifadası'nın belki de en şiddetli günleri yaşanmaya başlandı.
Yetkililer tarafından işgal altındaki topraklarda son yirmi yıldır yaşanan en büyük operasyon olarak nitelendirilen bu harekatta İsrail ordusu yaklaşık 20 bin askerini bölgeye sevketti. Büyük bir kıyımın habercisi olan bu sevkiyatla birlikte İsrail ordusu Filistinlilerin yaşadıkları bölgeleri tek tek ele geçirmeye başladı. Aslında bu durumun ilk sinyalleri aylar öncesinden verilmişti. Önceki bölümlerde 'Ariel Şaron Savaşa Hazırlanıyor' başlığı altında ele aldığımız gibi, yabancı kaynaklar böyle bir işgalin beklentisi içindeydiler. İsrail hükümetinden sızan haberler, İsrail'in büyük bir savaşa hazırlandığını göstermekteydi.
İşgalle birlikte 1982'de Lübnan işgaline benzer manzaralar yaşanmaya başlandı. Ele geçirilen her kampta, her bölgede aynı şeyler yaşanıyordu. Önce uzaktan tank ve silah sesleri duyulmaya başlanıyor, sonra bölgeye elektrik sağlayan jenaratör vurularak kamplar karanlığa gömülüyor ve halkın dış dünya ile bağlantısı kesiliyor daha sonra da tanklara F16'lar eşlik etmeye başlıyordu. Üstelik bu operasyon, çok daha büyük bir kuşatmanın ilk adımıydı.
Yaşananlar tam bir savaşı andırıyordu. Bir yandan İsrail tankları Filistin idaresinde bulunan Gazze, Ramallah, Nablus, Tulkarem gibi şehirlere girip önüne gelen ne varsa yıkıp geçerken, bir yanda F16'lar kamplarda yaşayan halkın üzerine bombalar yağdırıyordu. Filistin Özerk Yönetimi Lideri Yaser Arafat yaşadığı yerden dışarı çıkamaz hale geldi, diğer bir deyişle ev hapsine alınmış oldu. Bir günde 40 kişinin hayatını kaybettiği bu saldırılar sırasında, görme özürlüler için BM tarafından inşa edilmiş olan okul da dahil olmak üzere okullar, ambulanslar, hastaneler de İsrail ordusunun hedefleri arasında yer aldı. Olay yerinde bulunan yabancı gazeteciler saldırılar sonrasında yaralanan halkın hastaneye götürülmesinin mümkün olmadığını, çünkü İsrail tanklarının hastanelerin etrafını kuşatıp ambulans giriş çıkışlarına engel olduklarını bildiriyorlardı. Bunun yanı sıra binlerce kişi gerekçesi gösterilmeden gözaltına alındı, göz altına alınanlardan onlarcası İsrail hapishanelerine yollandı. Pek çok mülteci kampında, kampta yaşayan 14-60 yaş arasında tüm erkekler sorgulanmak üzere götürüldü. Gözleri bantlı ve elleri bağlı olarak iki gün boyunca tutulan kişilerin bir kısmı daha sonra tutuklandı. Örneğin Dheish kampında 600 erkek zorla göz altında alındı ve bunlardan 70 tanesi hiçbir gerekçe gösterilmeden tutuklandı. Sorgu sırasını bekleyen gözlü bantlı sivil halkın basına yansıyan görüntüleri, İsrail ordusunun keyfi uygulamalarının yalnızca bir tanesiydi.
İsrail askerlerinin, öldürdükleri Filistinlinin üzerine basarak poz vermeleri tüm dünyada büyük tepki topladı.
İsrail işgali sırasında daha pek çok acımasız uygulama basına yansıdı. Bunlar arasında İsrail askerlerinin öldürdükleri Filistinlinin üzerine basarak arkadaşlarına poz vermeleri, yol ortasında bir Filistinlinin teslim olmasına rağmen askerler tarafından önce dövülüp sonra öldürülmesi, İsrail tanklarının yol kenarına park etmiş ambulansları ezip geçmeleri, Filistinlilerin roketlerle parçalanması vardı. Üstelik İsrail ordusunun işgal altındaki topraklarda estirdiği terör çoğu zaman olduğu gibi yine çocukları hedef almaktaydı. İsrail'in çocuklara yönelik bu politikası, haklı olarak, yalnızca Filistinliler tarafından değil İsrail vatandaşları da dahil olmak üzere tüm dünya tarafından tepkiyle karşılandı. İsrail'in işgal altındaki topraklarda yaptıklarını eleştiren ünlü İsraillilerden Gideon Levy de bu politikayı kesin bir dille eleştiriyor ve kamuoyuna şu soruları yöneltiyordu:
Bu çocukların başlarına ateş etmeleri için askerlere herhangi bir emir verilmiş midir, yoksa askerler kendi insiyatifleri ile mi böyle davranmaktadır? Bu bir şeyi değiştirir mi? Bu olaylar sadece sıra dışı birkaç uygulamadan mı ibarettir? Yoksa "taş atan kimse, çocuk ya da yetişkin farketmez, vurulur" şeklinde prensip haline gelmiş bir uygulama mıdır? Ve bu da savaş suçu olarak saymamız gereken eylemlerden biri midir? İsrail ordusunda, kendi askerlerinin bu şekilde davranmasını umursayan bir kişi bile yok mudur?110
İİsrail askerleri önce bir Filistinliyi yoldan çeviriyorlar, üzerinde silah olmadığı anlaşılan Filistinli yere yatırılıp kelepçeleniyor ve daha sonra acımasız bir yargısız infaz gerçekleştiriliyor. Filistinli kişi sokak ortasında, teslim olduğu halde, İsrail askerleri tarafından öldürülüyor.
İsrail, Filistin topraklarına yönelik başlattığı son operasyonda bölgeye 20 bin askerini sevketti. Filistin şehirlerini kuşatan tanklar karşılarına çıkan herşeyi ezip geçtiler.
Ramallah'da yaşayan Amerikalı insan hakları savunucusu Adam Shapiro ise işgal topraklarında görev yapan İsrail askerleri ile ilgili düşüncelerini şöyle aktarıyordu:
İşgal, insanlık dışı eylemler üzerine bina edilmiş. İsrail askerleri bu sayede Filistinlilere böyle muamele edebiliyorlar- onların insan olmadığını düşünmeleri yönünde eğitim alıyorlar. İsrail askerlerinin hepsinin kötü olduğuna inanmıyorum, ama göreve gelirken insani yönlerini evde bıraktıklarını düşünüyorum... İsrail bu bölgedeki çatışmaların ana kaynağının bu işgal olduğunu anladığı ve işgal ettiği topraklardan geri çekilip Filistinlilerin özgürce yaşamalarına izin vermeye başladığında, dünyamızı açıklamak ve anlamak için kullandığımız sözcükler yeniden anlam kazanmaya başlayacak. O zamana kadar, 'insan' sözcüğü uygulaması olmayan bir sözcük olarak kalmaya devam edecek.111
İsrail son operasyon ile Filistin topraklarının neredeyse tamamını yeniden işgal etti. Büyük katliamların yaşandığı bu işgal sırasında 10 gün gibi kısa bir süre içerisinde yüzlerce masum insan hayatını kaybetti.
İsrail'in uyguladığı bu şiddet politikası daha çok şiddeti doğurdu. Filistinli radikal bazı gruplar, İsraillli sivilleri hedef alan intihar saldırılarına hız verdiler. Buna karşılık Ariel Şaron ve İsrail hükümeti itidalli bir politika izlemek yerine şiddeti ve baskıyı artırmak gerektiği görüşündeydiler. Ariel Şaron yaptığı açıklamada, şöyle diyordu: "Kayıplarını artırmalıyız ki bu yolla bir şey kazanamayacaklarını anlasınlar... Onları vurmalıyız, bir daha bir daha vurmalıyız, bunu iyice anladıklarına kanaatimiz gelene kadar." Gazeteciler kendisine, "Peki neden siyasi yollarla bu sorunu çözmeye çalışmıyorsunuz?" diye sorduklarında da Şaron'un cevabı, "Siyasete vakit olmadığı, sorunun sadece askeri yollarla çözüleceği" oldu.112 Likud Partisi üyesi Meir Sheetrit ise Parlamentoda yaptığı konuşmasında, İsrail ordusunun Filistin topraklarında uyguladığı şiddeti desteklediğini söylüyor ve "Filistinlilerin 'barış istiyoruz diye can havliyle bağırıncaya kadar' vurulması gerektiğini" savunuyordu.113 Oysa bu yöntem her şeyi kısır bir döngü içine itmekten başka bir işe yaramadı. Daha önce de belirttiğimiz gibi yaşananlar, şiddetin sorunları hiçbir şekilde çözemeyeceğini bir kez daha kanıtladı.
İsrail ordusunun bu operasyonu sırasında, BM'in açıkladığı rakamlara göre, on gün içinde toplam 1620 ev, okullarında dahil olduğu 14 kamu binası ağır hasar gördü. Cenin'de 14 bin Filistinlinin barındığı 2.500 evden 550'si hasar gördü, bunlardan üçü tamamen yıkıldı, altısı kısmi hasar gördü ve 541'de belli derecelerde hasar gördü. Balata'da 20 bin insanın yaşadığı 3.700 evden 670'i zarar gördü, bunlardan 10'u tamamen yıkıldı, 14'ü ağır 646'sı da kısmi hasar gördü. Nur Al Şams'da 8.000 Filistinlinin yaşadığı 1.500 evden 100'ü hasar görürken, üçü tamamen yıkıldı. Tulkarem'de 16 bin kişinin yaşadığı 2.900 evden 300'ü hasar gördü, 9 tanesi tamamen yıkılırken 30'u ağır hasar gördü. Maddi kayıp ise 3.5 milyon dolara yakındı. (Operasyon halen devam ettiği için bu rakamlar değişiklik göstermektedir).114
İşgalin 10. gününde İsrail ordusu tarafından yapılan açıklamada 200 Filistinlinin hayatını kaybettiği bildirilmiştir. The Independent gazetesi konuyla ilgili haberinde sadece bir kampta 48 saat içinde 30 kişinin hayatını kaybettiğini, İsrail ordusunun helikopterlerinin kampı yaylım ateşine tuttuğunu bildirmektedir.
(üstte) İngiliz The Observer gazetesinin Filistin muhabiri Peter Beaumont, İsrail işgali sonrasında Ramallah'tan gönderdiği yazısında "Ölü bedenler gördüm, başlarından tek kurşunla vurulmuşlardı" demekteydi. İsrail askerleri tarafından öldürülen Filistinlilerin ortak noktası, yakın mesafeden başlarına yedikleri kurşundu ve The Observer muhabiri de buna dikkat çekmekteydi.
Amerika'da yayınlanan The Palestine Chronicle gazetesinde yer alan "Ramallah'ta Kıyım, İsrail Tarzı Demokrasi Harika Değil mi?" başlıklı yazısında Jennifer Loewenstein, Ramallah'ta yaşanan vahşete yer vermektedir. Haberde, cesetlerin bazılarının üzerinde 16 kurşun deliği olduğu, çoğunun yüzüstü yere yatar pozisyonda bulunduğu ve yanlarında silahlarının olmadığı anlatılmaktadır. Üstelik İsrail askerleri çocukları hedef almaya da devam etmektedir. Rafah sınırında 10 yaşında bir çocuk oyun oynarken, sadece "sınıra yakın bir mesafede oynuyordu" gerekçesi ile vurularak öldürülmüştür.
Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği'nin İsrail'i sert bir dille eleştirdikleri bu dönem, Amerika'nın geç de olsa bölgeye elçisini göndererek olaylara müdahale etmesi ile çatışmalara ara verilmesi için gerekli olan ilk adımın atılması ile son buldu. İsrail tankları, arkalarında harap edilmiş bir bölge bırakarak Filistin topraklarından çekilmeye başladı ve iki taraf arasında güvenlik görüşmelerine geçildi.
Bu kısa süreli çekilme zarfında barışın sağlanabilmesi için yapılan önemli girişimlerden birisi Suudi Prensi Abdullah'ın New York Times gazetesinde yayınlanarak gündeme gelen barış planı olmuştur. Buna göre Prens Abdullah, İsrail'in (daha önceki BM kararlarının da öngördüğü gibi) 1967 öncesindeki sınırlara çekilmesi karşılığında, Arap ülkelerinin İsraille ilişkilerini normalleştirebileceklerini söyledi. Bu teklif Filistinlilerin çoğunluğu tarafından da olumlu karşılandı. Ne var ki gerek İsrail gerekse Filistin tarafında yer alan bazı radikal unsurlar, bu barış planının hayata geçirilmesini sabote ettiler.
Ünlü İsrail gazetesi Ha'aretz, İsrail hükümetinin izlediği şiddet politikasını, "Daha Çok Şiddet, Daha Çok Direniş" haberi ile eleştirdi.
İsrail operasyonu The Washington Post gazetesine ise "Ortadoğuda Tansiyon Yükseliyor" başlığı ile yansıdı.
Ortadoğu'da yaşananların artık bir çatışmadan çok savaşa döndüğünü ele alanlardan birisi de The Economist dergisi oldu. "İntifada'dan Savaşa" başlıklı haberde İsrail operasyonu konu edilmekteydi.
Dolayısıyla da İsrail tanklarının geri çekilmesi, İsrail ordusu için adeta bir zaman kazanma süreci oldu. Bir iki gün içinde yeni ve daha kapsamlı bir işgal başladı, bu sefer hedef yine Batı Şeria ve özellikle de Yaser Arafat'ın karargahının bulunduğu Ramallah'tı. Arafat'ın karargahını kuşatma altına alan, Filistin liderini neredeyse tek bir odaya zapteden bu operasyon masum Filistin halkına da büyük zarar verdi. Üstelik İsrail ordusu sadece Ramallah'ı işgal etmekle kalmadı, Batı Şeria bölgesindeki diğer Filistin şehirleri de teker teker İsrail tarafından ele geçirildi. İşgal edilen şehirlerin elektrikleri kesildi, elektrik kesintisi bir süre sonra su kesintilerine neden oldu. Sokağa çıkma yasağının olduğu bu bölgelerde, yiyecek stokları tükenen insanlar açlık tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar. Hastaların, çocukların ve yaşlıların son derece zor koşullarda yaşamlarına devam etmeye çalıştıkları bu ortamda, yaşları 14-50 arasında olan neredeyse tüm erkekler de İsrail askerleri tarafından tutsak alındı. İsrail askerlerinin girdiği Filistin güvenlik güçlerine ait binalardaki görevliler ise teslim olmalarına rağmen başlarından vurularak öldürüldüler. Filistin halkının dünya ile bağlantısını kesebilmek için işgalden bir iki gün sonra bu bölgeler "kapalı bölge" ilan edildi. İsrail'in amacı yapılan zulmün dünya tarafından duyulmasına engel olabilmekti.
Suudi Arabistan Prensi Abdullah
Buna rağmen dünya televizyonlarına Filistin'de hakim olan dehşetle ilgili pek çok görüntü yansıdı. Başlarından tek kurşunla vurulmuş olan Filistinliler, elleri ve gözleri bağlanmış ve meçhule götürülen esirler, mum ışığında dünyaya seslenen bir devlet başkanı, ıssız ve karanlık Filistin sokakları, İsrail askerlerinin baskınına uğrayan hastaneler, İsrail tankları tarafından vurulan rahipler ve rahibeler ve masum Filistin halkına "canlı siper" olmak için bu topraklardan çıkmayı reddeden sivil toplum örgütü üyelerini gösteren anlar tarihe geçecek görüntüler arasındaydı. Bölgede mahsur kalan gazetecilerin dünyaya aktardığı bilgiler Ramallah'da ve işgal edilen diğer şehirlerde bir katliam yaşandığını göstermekteydi. İlk önce, Ramallah'da hastanelerin morgları dolduğundan, bir kişilik bölmeye iki ceset konulmaya başlandı. Daha sonra ise bölgeden, katledilenler için toplu mezarlar yapıldığı haberi geldi. Tulkarem, Beytüllahim, Kalkilya gibi yerler de tam anlamıyla kan gölüne döndü. Hz. İsa'nın doğduğu topraklar olarak kabul edilen Beytülllahim'de pek çok Filistinli tek çareyi kiliselere sığınmakta buldu. Ne var ki İsrail ordusu için bu da bir engel değildi, çünkü bölgeden gelen haberler kiliselere de ateş açıldığını hatta Hıristiyan din adamlarının öldürüldüğünü bildirmekteydi.
İnsanlık dışı bu işgalin acımasızlığının bir diğer göstergesi de bölgede faaliyet göstermek isteyen sivil toplum örgütü üyelerine ve gazetecilere yönelik tutumdu. İsrail yönetimi bölgede görev yapan gazetecileri zorla buradan çıkardı, bir kısmı bölgede rehin kaldı, kalanlar arasında İsrail kurşunları ile hayatını kaybedenler oldu. Sivil toplum örgütü üyeleri ise daha sıkı bir takip altına alındı. Bazıları, İsrail kanunlarını çiğnedikleri gerekçesi ile tutuklanırken, bazıları da göz yaşartıcı bombalarla etkisiz hale getirilmeye çalışıldı. İnsani yardım örgütlerinin ise faaliyetlerine hiçbir şekilde izin verilmedi. Bölgeye yiyecek ve ilaç götüren BM yetkililerine izin verilmemesi ve üzerlerine göz yaşartıcı bomba atılması bunun örneklerinden sadece birisiydi.
İsrail kıyımından korkan Filistinli erkekler için tek kurtuluş yolu -genelde hiçbir suçları olmadığı halde- teslim olmaktır. Ancak teslim olmaları bile çoğu zaman yaşamlarını kurtarmak için yeterli olmaz. Yukarıdaki resimde teslim olmalarına rağmen başlarından vurularak öldürülen Filistinliler görülmektedir.
Şu anda Ortadoğu'da katliam ve şiddet tüm hızıyla devam ediyor. Daha fazla can kaybı olmaması, akan kanın bir an önce durması, her iki taraf için de aydınlık ve barış dolu bir gelecek sağlanabilmesi için İsrail'in bir an önce bu işgale son vermesi ve karşılıklı görüşmelere başlanması gerekir. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, bölgede düşmanlıkların sona ermesi, barışın tesis edilmesi, huzur ve güvenliğin hakim olması ancak köklü zihniyet değişiklikleri ile mümkün olacaktır. Bu da tarafların ılımlı, hoşgörülü ve uzlaşmacı bir yaklaşımı benimsemeleriyle, diğer bir deyişle Allah'ın emrettiği ahlakı yaşamaları ile sağlanacaktır.
Kutsal Mekanlar da İsrail Ordusunun Hedefi Oldu
İsrail ordusunun son işgalinde tüm dünyanın tepkisini çeken olaylardan birisi de Hıristiyan kutsal mekanlarının İsrail kurşunlarına hedef olmasıydı. İsrail tarafı, Filistinli teröristlerin kiliseleri işgal ettiğini ve kilisede görev yapan kişileri de rehin aldıklarını öne sürdüler. Ne var ki bölgeden alınan bilgiler, özellikle de bu kiliselerde bulunan din adamları ile kurulan bağlantılar, İsrail'in iddiasının doğru olmadığını göstermekteydi. BBC'de yayınlanan 'Bethlehem Siege Sparks Church Fury' (Beytüllahim Kuşatması Kiliseyi Kızdırdı) başlıklı haber bunlardan biriydi. Habere göre, İsrail saldırısını şiddetle kınayan Roma Katolik Kilisesi sözcülerinden Rahip David Jaegar, kendisi de bir İsrail vatandaşı olmasına rağmen, "İsrail'in uluslararası yükümlülüklerini çiğnediğini"açıklamaktaydı. Rahip Jaegar, kilisenin ve bazı kutsal mekanların İsrail kurşunlarına hedef olduğuna dair kanıtları olduğunu söylerken, Nativitas Kilisesinde bulunan Rahip Amjad Sabbara da içeriye sığınmış olan kişilerin silahları olmadığını ve çoğunluğunun İsrail tanklarından korunmaya çalışan yaşlılar, kadınlar ve çocuklar olduğunu söylüyordu. Islamonline haber sitesinde yer alan haberde ise, kiliseye açılan ateş nedeniyle ağır yaralıların olduğu ancak İsrail ordusu bölgeye ambulans girmesine izin vermediği için bu kişilerin tedavi ettirilemedikleri aktarılmaktaydı.
| ||
Tüm Dünya İsrail’i Şiddetle Kınıyor
İsrail'in, düzenlediği son işgal operasyonunda insan haklarını açıkça ihlal etmesi, bir toplumu toptan aşağılaması, acımasızlığa ve zulme başvurması başta BM ve AB gibi uluslararası kurumlar olmak üzere pek çok çevreden ve ülkeden tepki aldı. Pek çok devletin resmi kınamasının yanı sıra, farklı ülkelerde binlerce hatta onbinlerce insanın katılımı ile düzenlenen protestolarda İsrail operasyonları kınandı. İsrail'in operasyonunu kınayanlardan birisi de Fransız Yahudilerdi. Yahudi kökenli Fransız entelektüellerin 6 Nisan 2002 tarihli Le Monde gazetesinde "İsrail'i Bizim Adımıza Desteklemeyin" başlıklı bir açıklama yaptılar. Bu açıklama ile, İsrail'i BM kararlarına uymaya, kanunsuzca işgal ettiği Filistin topraklarından geri çekilmeye çağırdılar ve İsrail'in mevcut politikasının Ortadoğu'yu büyük bir felakete sürüklediğine dikkat çektiler. İsrail aleyhtarı gösterilerden birisi de Avustralya'da düzenlendi. Yaklaşık 10 bin kişinin katıldığı bu gösteride İsrail, Filistin'de izlediği şiddet yanlısı politika nedeniyle kınandı.
Yukarıdaki görüntüler İsrail televizyonlarında yayınlanan bir programdan alındı. İsrail televizyonları, hükümetin, işgal altındaki topraklardan yapılan yayına koyduğu sansürü delerek İsrail askerlerinin yaptığı bir operasyonu yayınladılar. İsrail askerleri bir Filistin ailesinin evinde aramak yapmak üzere kapıyı çalıyorlar, kapıyı açmak üzere gelen bayan buna fırsat bulamadan İsrail askerlerinin kapıya patlayıcı yerleştirmeleri üzerine kapının arkasında ağır yaralanıyor. Daha sonra İsrail askerleri eve giriyor, ev sahibinin bütün ısrarlarına rağmen, kadını hastaneye götürmek için ambulans gelmesine izin vermiyorlar. Annesi gözlerinin önünde hayatını kaybederken, evin küçük kızı yaşananları göz yaşları içinde seyrediyor. Askerler evi alt üst ederken, evin duvarlarını yıkmayı da ihmal etmiyorlar...
İsrail'in Filistin topraklarına düzenlediği son işgal saldırısında, BM'in Filistinli çocuklar için inşa ettirdiği okullar da ağır hasar aldı. BM tarafından görme özürlü çocuklar için yaptırılmış olan Al-Nur isimli okul (Gazze'de kör çocuklar için olan tek okul) 5 Mart 2002 tarihinde bombalara hedef oldu. Yukarıdaki haberde görgü tanıklarının olayla ilgili verdikleri bilgiler aktarılmaktadır. Filistin Milli Eğitim Bakanlığının yaptığı açıklama, Eylül 2000'den itibaren (Mart 2002'ye kadar) 435 çocuğun vurularak öldürüldüğünü, bunlardan 150'sinin okul çağında olduğunu, 2404 çoçuğun ise yaralandığını ortaya koymaktadır.
| ||
Cenin'de Bir Katliam Yaşandı
Bölgeden gelen bilgilerin de açıkça gösterdiği gibi, İsrail'in terörle mücadele adı altında başlattığı 'Savunma Kalkanı Operasyonu' büyük bir Filistinli kıyımına dönüşmüştür. Operasyon, isminde belirtildiği gibi savunma amaçlı değil yok etme amaçlı gerçekleştirilmiştir. Operasyon boyunca Ramallah'ta, Nablus'ta, Beytüllahim'de tam anlamı ile bir vahşet yaşanmıştır, çünkü İsrail askerleri silahlı kişileri değil sivil halkı hedef almış, savaşla hiçbir ilgisi olmayan kadınları ve çocukları öldürmüştür. Operasyonda görev alan bir İsrail askerinin BBC'ye yaptığı açıklama da bu gerçeği ifade etmektedir:
Bize bir kasabada teöristlerin olduğuna dair istihbarat geliyor. Hemen kasabayı kuşatıyoruz ve içeri giriyoruz ama karşımıza 17 yaşında birşeyden habersiz bir çoban çıkıyor. Onu tutuklamalı mıyım? Gözlerini bağlamalı, ellerini kelepçelemeli miyim? 'İçeri gir' diye bağırmalı mıyım? Bizler askerlerle ve ordularla savaşmak için eğitildik, ama hep böyle (sivil) insanlarla karşı karşıya geliyoruz... En korkunç durum ise bir eve daldığımızda, sıradan bir aile ile karşılaştığımızda yaşanıyor. Çocuklar gözleri korkudan dev gibi açılmış bir halde bize bakıyorlar. Bu çok ağırıma gidiyor. Hepimizin evinde çocuklarımız var.115
İsrail askerlerinin Cenin'de de hedefi yine sivil halk oldu.
Filistin'de Mart 2002'nin son günlerinden itibaren yaşanan dehşet sırasında, özellikle bir kuşatma vahşetin ve kıyımın doruğa çıktığı olay olarak tarihe geçti. Batı basınında 'İkinci Sabra ve Şatilla katliamı' olarak nitelendirilen bu baskın, Cenin Mülteci Kampına düzenlenen baskındı. Cenin 1948 yılında topraklarından sürülen Filistinlilerin yaşadığı mülteci kamplarından biri. Yaklaşık 15 bin kişinin yaşadığı Cenin kampı da İsrail'in son operasyonu sırasında, tıpkı diğer Filistin şehirleri ve kampları gibi kuşatma altına alındı. Ancak Cenin'de yaşananları diğer yerlerde yaşananlardan ayıran önemli bir nokta vardı. Cenin sadece kuşatma altında alınmamış, Cenin'de son yılların en kapsamlı katliamlarından biri yaşanmıştı.
İsrail tankları ile kuşatılan Cenin kampının üzerine önce helikopterlerden aralıksız füze yağdırıldı, sonra kampa giren buldozerler evleri yerle bir etti, bir yandan da tanklar hareket eden her şeye ateş açtılar, daha sonra ise İsrail askerleri neredeyse bütün erkekleri toplayıp götürdüler. Böylece füzelerle vurulmayanlar, yıkılan duvarların altında kalıyor, duvar altında kalıp halen hayatta olanlar ise İsrail askerleri tarafından yok ediliyordu. BM kararlarının bunu suç saymasına rağmen kampa ambulansların girmesinin tamamen yasaklanmış olması ise ölenlerin sayısını daha da artırıyordu. Kuşatma sonrasında bölgeden gelen haber pek çok kadın ve çocuğun, ambulans ve doktor gelmediği için kan kaybından, acılar içinde bağırarak öldüğünü gösteriyordu.
İsrail yönetimi kuşatmanın bittiğini açıkladıktan sonra da kampa gazeteci, doktor ve insan hakları örgütleri görevlilerinin girmesine izin vermedi. Öldürülen Filistinlilerin İsrail ordusu tarafından, Ürdün sınırında bir alana toplu olarak gömülecekleri açıklandı. Tüm bunlar İsrail'in yaptığı kıyımı dünyadan saklama çabasında olduğunun açık bir deliliydi aslında. Nitekim İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Perez de, parlemantoda yaptığı konuşmasında İsrail ordusunun katliam yaptığını kabul ediyor ve şöyle diyordu:
Dünya burada neler yaptığımızın resmini görürse, bu bizim imajımızı derinden zedeler. Her ne kadar aradığımız kişileri öldürmüş de olsak, her ne kadar terör yuvalarını etkisiz hale getirmiş de olsak yine de bunların hiçbiri bu kadar büyük bir yıkımın gerekçesi olamaz.116
Katliamın büyüklüğü kamptan dışarı haber ulaştırmayı başaran Filistinliler ve kampa girip az sayıda da olsa görüntü almayı başaran muhabirler tarafından bir süre sonra dünyaya duyurulmaya başlandı. İsrail'in katliam kanıtlarını yok etme için yaptığı tüm hukuksuzluklara rağmen, Filistinliler yaşadıklarını el yazısı notlar halinde çoğaltarak dünyaya ulaştırdılar. Kuşatmanın henüz ilk günlerinde The Times gazetesinde yer alan 'Children Scream for Water' (Çocuklar Su Diye Yalvarıyorlar) başlıklı haberde ise Cenin'de neler yaşandığı şu şekilde anlatılıyordu:
Hamid'in Cenin Mülteci Kampına dair hafızasındaki son imaj burasının artık ölüler şehri olduğu. 14 yaşındaki bu öğrenci, İsrail kuvvetleri tarafından kuşatılan bu kampta 30 saat süren bombardıman boyunca neler yaşandığına tanıklık etmiş, bu korkunç manzarayı anlatırken halen titriyor. Ceset parçaları buldozerler tarafından dümdüz edilmiş. Evler bir harabe haline gelmiş. Çocuklar su diye yalvarıyorlar, bazıları idrar içmek zorunda kalıyormış. Hamid'in üstünde kendisine ait olmayan bir kıyafet var, çünkü İsrail askerleri tarafından iç çamaşırlarına kadar soyulmuş. Kendisinin kaldığı evde ise üç kişi eve isabet eden roketler nedeniyle ölmüş. 'Ama en korkuncu İsrail askerlerinin sekiz erkeği dışarı çıkarıp sıraya dizip kurşunlamasıydı' diyor Hamid, tüm prosedürleri ve nerelerinden vurulduklarını en ince detayına kadar tarif ederek. Hamid'in arkasından ikizi Ahmed ve ağabeyisi Khadir de beyaz bayraklarını göstererek İsrail askerlerine teslim olmuşlar. Başka seçenekleri kalmamış çünkü. Diğer 100 Filistinli ile birlikte, gözleri bağlı, elleri kelepçeli olarak Salem Askeri Merkezine götürülmüşler. Burada dövülmüşler ve kendilerine İsrail lehine ajanlık yapmaları teklif edilmiş. 48 saat süren sorgulama sonrasında Batı Şeria yakınlarında bir yere bırakılıp, nereye istiyorlarsa oraya gitmeleri söylenmiş, ayakları çıplak yürümek zorunda kalmışlar... Ahmed sırtından dayak yediği için böbrekleri fena halde hasar görmüş, yerde acı içinde kıvranıyor, Khadir'in ise gözü morarmış. Diğerleri onlar kadar şanslı değil. Camide kuşatılan bazı erkekler, İsrail askerleri tarafından canlı kalkan olarak kullanılmışlar...Mustafa Muhammed yüz üstü yerde yatıyor. Sırtında bandajları var. Khalid'in iki kaburga kemiği kırılmış ve iç kanaması var, ancak ona yardım edebilecek tek tıp adamı, günlerdir uykusuz hastaların yardımına koşmaya çalışan bölgedeki tek doktor olan bir diş hekimi... Dr. Farouk 'Bir katliam yapılmasından korkuyoruz' diyor. Bir başka görgü tanığı ise Cenin'de kadınlarla çocukların erkeklerden ayrı tutulduklarını ve yakındaki bir ormanlık araziye götürüldüklerini söylüyor... Mültecilerin asıl korkusu geride bıraktıklarına neler olacağı ile ilgili. Sabra ve Şatilla mülteci kampında yaşananlar halen hafızalardan silinmiş değil.117
Independent gazetesinde yer alan 'Israil Cesetleri Gömüyor, Ama Kanıtları Gizleyemez' başlıklı haberde görgü tanıkları, yolların cesetlerle dolu olduğunu, aralarında parçalanmış çocuk bedenlerinin olduğunu, İsrail buldozerlerinin yıkılan evlerle birlikte cesetleri de gömdüğünü , pek çok cesetin de kamyonlarla toplanıp götürüldüğünü anlatmaktadır.
'İsrail Ordusu Vahşet Yapmakla Suçlanıyor' başlıklı haberde Los Angeles Times gazetesi, tam olarak rakam vermenin mümkün olmadığı ancak yüzlerce masumun hayatını kaybettiğinin tahmin edildiğini bildirmektedir. Gazetenin haberinde Cenin katliamı, 1967'den beri Filistin topraklarında yaşanan en büyük vahşetlerden biri olarak nitelendirilmektedir.
The New York Times'ın, Cenin'de vahşeti yaşayan insanların ifadelerini aktardığı haberinde, Filistinli bir kadının babasını, oğlunu, kocasını kaybettiği anlatılmakta ve kadının 'Her yer ceset dolu, taşların altı, toprağın altı her yer ceset dolu' haykırışlarına yer verilmektedir.
Cenin Belediye Başkanı Walid Abu Muweis ise yaşananların ve gördüklerinin kelimelerle tarif edilmesinin imkansız olduğunu söylüyordu: "Kendi gözlerimle şahit olduğum olaylar tarif edilebilir gibi değil. Bir insan böylesine bir vahşeti nasıl gerçekleştirebilir bunu hiç anlıyamıyorum?" Bugün Cenin'de yaşananların 54 yıl önce Deir Yassin'de yaşananlardan çok daha dehşet verici olduğunu söyleyen Abu Muweis, Palestine Monitor gazetesine verdiği demeçte gördüklerini ise şöyle anlatıyordu:
Molozların arasından fırlamış çocuk cesetleri gördüm. 60-70 yaşındaki insanların parçalanmış bedenlerini gördüm. Üstelik bu sadece bizim girmemize izin verilen sınırlı bir alanda şahit olduğum manzaraydı... Yüzlerce savunmasız erkek, kadın, çocuk ve yaşlı acımasızca katledilirken, tarihin bu en barbar vahşetine şahit olan dünyanın sessizliği modern dünyanın utancı olarak nesiller boyunca anılacaktır.118
Cenin'de yaşananlar Abu Muweis'in de belirttiği gibi insanlık tarihinde bir utanç sayfası olacaktır. Basında yer alan katliam manzaraları bunun bir göstergesidir. Örneğin, The New York Times gazetesinde Cenin'den ilk ulaşan katliam manzaraları şöyle tarif edilmektedir:
Kamp sakinleri pek çok sivilin öldürüldüğünü söylüyorlar. Cesetler tanınmaz halde. Burada yatan iki cesetin birisi erkek. Sağ ayağında ayakkabısının bir parçası hala duruyor. Sol ayağı ve elleri ise parçalanmış. Siyahlar içindeki kadın cesetinin üzerinde ise sinekler uçuşuyor. Bir kaç kapı uzaktaki diğer ceset ise yıkılmış duvarın altında kalmış. Simsiyah olmuş, hatları kayıp yüzü kısmen ayırdedilebiliyor. Yanı başında bir çocuğun spor ayakkabısından kalan bir parça var. Cesetlerin hiçbirinin yanında herhangi bir silah yok.119
The Independent gazetesinden Justin Huggler da, 'The Camp That Became A Slaughterhouse' (Mezbahaya Dönüşen Kamp) başlıklı yazısında dünyanın bu aleni katliama göz yummasını şiddetle eleştiriyor ve yazısına şöyle devam ediyordu:
9 gün boyunca Cenin kampı bir mezbahaya dönüştürüldü. 15 bin insan bir kilometrekarelik alana hapsedildi. Kadınlar, çocuklar, binlerce korkmuş sivil evlerinin içine saklanıp İsrail helikopterlerinden yağmur gibi yağan füzelerden ve tankların kurşunlarından korunmaya çalıştılar. Yaralananlar ölüme terk edildi. İsrail ordusu yaralıları tedavi etmek için kampa girmek isteyen ambulansları, bu bir savaş suçu olmasına rağmen geri çevirdi. Kızıl haç insanların, İsrail ambulansların içeri girmesine izin vermediği için, öldüklerini açıkladı... İsrailli yetkililer kanıtları belki saklamayı başarabilirler, ama bu vahşetten kaçanların sesini hiçbir zaman susturamaz, hikayelerini anlatmalarına engel olamazlar... Munır Washashi helikopter ateşi evlerinin duvarını hedef aldıktan saatlerce sonra kan kaybından öldü. Onu kurtarmak için gelen ambulansın üzerine İsrail askerleri ateş açtılar. Munır'in annesi Meryem oğluna yardım çağırmak için sokağa çıkınca askerler tarafından vuruldu...120
Bunlar Cenin'le haberleşmenin yasak olmasına rağmen elde edilebilen bilgilerdir. Kamptaki kuşatmanın tamamen kalkmasının ardından, kuşkusuz dünya daha pek çok katliam anısına tanıklık edecektir. Yaşanan bu insanlık dramının sona ermesi, her iki taraf için de akan göz yaşlarının dinmesi ve çekilen acıların son bulmasının tek yolu şiddetin tamamen sona erdirilmesidir. Bunun için elbette Filistinli bazı grupların, İslam ahlakına kesinlikle aykırı olan, İsrailli masumları hedef alan saldırılardan tamamen vazgeçmeleri gerekir. Ancak İsrail de Filistin halkını imha etmek için başlattığı bu operasyonu bir an önce durdurmalı ve BM kararlarının kendisine yüklediği yükümlülükleri yerine getirmelidir.
İsrailli askerler Cenin'de yapılan katilamı gizlemek için bölgeye gazetecilerin girmesini engelledi, ancak ele geçen bu fotoğraflar yapılan tarihi katliamın boyutları hakkında bilgi edinmek için yeterlidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder