Siyonist Terör 3 (devamı)


Siyonist Terör 3 (devamı)

İsrail Hapishanelerinde İşkence

İsrail Devleti'nin Filistin halkına karşı uyguladığı bir başka yıldırma ve sindirme politikası da hiçbir gerekçe gösterilmeden yapılan tutuklamalardır. Müslümanlar hiçbir gerekçe gösterilmeden gözaltına alınır ve mahkemeye çıkarılış süreçleri de kasıtlı olarak uzatılır. Gözaltı süreleri kimi zaman haftalarca sürebilmektedir. Uluslararası Af Örgütü'nün 14 Haziran 2000 raporunda bu konudaki çarpıcı bir örnek yer almaktadır. Buna göre 15 yaşındaki Suad Hilme Gazal adlı bir kız çocuğu, bir İsrailli'ye saldırdığı gerekçesi ile Aralık 1998'de tutuklanmış, ancak raporun yayınladığı tarihe kadar (yaklaşık 2 yıl) henüz İsrail mahkemelerinin önüne çıkartılmamıştır.68
Ağustos 1999 tarihi itibarı ile İsrail hapishanelerinde 3 binden fazla Filistinli tutuklu bulunmaktadır. Bunlardan 1.400'ü ölüm cezasına çarptırılmıştır. Bu tutuklulara ek olarak sık sık çeşitli olaylara katıldığı iddiası ile yeni kişiler gözaltına alınmaktadır. Bu kişiler de oldukça kötü koşullarda, kimi zaman yıllarca haklarındaki karar kesinleşmediği halde cezaevinde tutulmaktadır. Bu şekilde tutuklu yargılanan Filistinlilerden birisi de Ahmed Qatamesh'tir. Qatamesh yaklaşık 6 yıl boyunca suçu yargı tarafından ispat edilmediği halde cezaevinde tutulmuş ve altı yılın sonunda serbest bırakılmıştır.69
Bu tutukluların yanı sıra 1989-1998 yılları arasında "idari tutuklu" olarak gözaltına alınan Filistinli sayısı 20 bindir. İdari tutuklu, mahkeme veya yargılama süreci olmadan, yetkili idari kurum tarafından tutulan kişilere verilen isimdir. Bu uygulama sayesinde İsrail, Filistinlileri hiçbir gerekçe göstermeden gözaltına almakta ve yıllar boyunca neyle suçlandıklarını kendilerine bildirmeden ve yargı önüne de çıkarmadan hapishanede tutmaktadır. Bu esnada tutukluların avukatlarını veya yakınlarını görmelerine de izin verilmemektedir.
Aşağıdaki tablo, Aksa İntifadası sırasında, gözaltına alınan Filistinli tutukluların sayısını ve gözaltı süresiyle ilgili bazı detayları göstermektedir.
Filistinliler genelde insanlıkdışı şartlardaki çadır hapishanelerinde, çöllerde tutulurlar. Bu hapishanelerden birisi en-Nakab çölünde yer alan Sahra hapishanesidir. Yüzlerce Filistinli, "gizli dosyalar bulundurmak, bazı özel ilişkiler kurmak" gibi düzmece gerekçelerle burada tutulmaktadır. Burada kalan Filistinlilere fiziksel ve manevi işkenceler uygulanmaktadır. Tutuklular arasında ağır hastalar ve yaşlılar da bulunmaktadır. Ayrıca hapishanenin çölün ortasında bulunması ve ulaşımın zorluğu, hapishane koşullarını kötüleştirdiği gibi, tutuklu yakınlarının ziyaretlerini de engellemektedir. Tutuklulara verilen çadırlar yazın aşırı sıcaktan, kışın ise dondurucu soğuktan korumamaktadır. Üstelik tutuklular cezalarının süresi dolsa bile 'cezanın tekrarlanması'uygulaması ile karşılaştıkları için bir türlü buralardan kurtulamamaktadır. Cezasını tamamlayıp hapishaneden ayrılmak üzere olan kişinin eline son anda bir yazı ulaşmakta ve geçmiş yıllardan kalan bir cezasını çekmeye başladığını haber vermektedir.70
Gerek gözaltına alınanların sorgulanmasında gerekse hapishanelerde işkence uygulamak, İsrail Devleti'nin en sık başvurduğu yöntemlerden birisi oldu. İsrail Devleti'nin korkunç işkence yöntemleri ilk kez 1977 yılında Londra'da Sunday Times'ın yayınladığı uzun bir araştırma sonucunda ortaya çıkmıştı. Bu araştırma sonucunda İsrail Devleti'nin yaptığı işkence, belgelenen vakalar ile ortaya kondu.
Buna göre İsrail'in Nablus, Ramallah, El-Halil ve Gazze'deki hapishanelerinde, Kudüs'teki Rus sitesi yada Moskoviya olarak bilinen sorgu ve gözaltı merkezinde ve Yona, Ramle, Safarand, Nafha gibi özel askeri hapishanelerde inanılmaz işkenceler uygulanıyordu. Sistemli dayak dışında İsraillilerin kullandıkları işkence metodları arasında; cinsel organa elektrik verme, tutukluyu çırılçıplak buzlu suya sokma, gözleri bağlanmış olan tutuklunun üzerine özel eğitilmiş köpekleri saldırtma, vücudun değişik yerlerinde sigara söndürtme, tırnakların ve sağlam dişlerin sökülmesi gibi yöntemler vardı. Bazı tutukluların kızları da tutuklanmış ve bunlara babalarının gözleri önünde tecavüz edilmişti. Hatta sonra tutuklu kendi kızı ile cinsel ilişkiye girmesi için zorlanıyordu.
Ünlü Ortadoğu uzmanı Robert Fisk ise İsrail hapishanelerinde yaşananları dile getirdiği makalesinde, işkenceleri ile ünlü Khiam hapishanesinden şöyle bahsetmektedir:
Khiam berbat bir yerdir. Erkeklerin cinsel organlarına ve ayaklarına elektrik verilir, sürekli dayak atılır, yarı çıplak tutukluların üzerine soğuk gecelerde buz gibi sular dökülür. Khiam'da bir yıldan uzun süre kalan birisiyle, serbest bırakıldıktan yaklaşık on gün sonra görüştüm. "Beni sorguya aldıklarında önce başıma sonra sırtıma kaleşnikof dipçiği ile vurdular. Yere düştüm. Adamlardan biri botuyla çeneme bastırdı, o sırada çenem kırıldı. Kulak zarım delindiği için sağ kulağımda kısmi işitme kaybı oldu. Şu anda nefes alma problemlerim var ve doktorum hayatım boyunca bunun tedavi olamayacağını söylüyor" diye anlattı yaşadıklarını. Bunların hepsi doğru. Kızılhaç, Af Örgütü, İnsan Hakları Derneği bu hikayelerin doğru olduğu konusunda hemfikir.71
Filistinli Müslümanların mahkemeye çıkarılmadan önce toplu olarak tutuldukları ve ölüm kampları olarak adlandırılan yerler de Müslüman halk için gerçek anlamı ile bir işkence merkezi haline gelmiştir. Yazar Norman Finkelstein, İsrailli gazeteci Ari Shavit'in pek çok Filistinlinin yargılanmayı beklediği bir ölüm kampında gördüklerine kitabında şu şekilde yer vermektedir:
Filistin halkını sokak ortasında ve kameraların önünde öldürmekten ve dövmekten çekinmeyen İsrail askerleri, gözaltına alınan kişilere hapishanelerde çok şiddetli işkenceler uygulamaktadırlar. İnsan hakları örgütlerinin raporları bu vahşeti tüm açıklığıyla gözler önüne sermektedir.
Aralarında, henüz çok genç ve küçük oldukları yüzlerinden belli olan gençler vardı. Hapishanenin 12 kontrol kulesi vardı. Shin Beth (İsrail iç güvenlik servisi) her gece askerlere buradaki çocukların arkadaşlarının bir listesini veriyor, askerler ava çıkıp 15-16 yaşında bir sürü çocuk ile geri dönüyorlar. Çocuklar dişlerini sıkıyorlar, gözleri yuvalarından fırlamış. Buraya getirilene kadar çoktan dövülmüşler bile... Genç bir adam, gece yarısı uyandırılıp buraya getirilmiş, ayakları çıplak, yaralanmış, sara krizine tutulmuş gibi titriyor, sırtına, kalbine ve karnına vurularak dövüldüğünü söylüyor. Vücudunda çirkin kırmızı lekeler var. Doktor genç adama dönüyor ve bağırıyor: "Ölürsen öl!" Sonra bana dönüyor ve gülerek "Hepsi ölebilirler" diyor.72
İsrail tarafından katledilen Müslümanların, çoğu zaman iç organları çalınıp organ ticaretinde kullanılmaktadır. Bu durum İsrail Parlemantosunda görev yapan Arap vekil Ahmed Teibi tarafından da gündeme getirilmiştir. Aşağıdaki resimlerde de Han Yunus mülteci kampında öldürülen ve yapılan otopside iç organlarının çalınmış olduğu tespit edilen Filistinliler görülmektedir.
İsrail'de işkencenin bu derece yaygın ve olağan karşılanmasının nedenlerinden birisi de, İsrail'in iç güvenliğinden sorumlu Shin Beth'in -yakın bir zamana kadar- sorgulamalarda işkence yapmasının İsrail kanunlarınca meşru görülmesiydi. Böylece Shin Beth görevlileri rastgele gözaltına aldıkları kişilere istedikleri gibi davranabiliyor, suçunu itiraf ettirme iddiası altında Filistinlileri hayali suçları kabul etmeye zorluyorlardı. İşkence ile yapılan sorgulamaların ardından suçunu "kabul edenleri" ise yıllarca sürecek hapishane hayatı bekliyordu. İsrail'in anti-Siyonist yazarlarından Gideon Levy, Shin Beth tarafından işkenceye uğramış ve yıllarca hapishanede kalmış bir Filistinli ile yaptığı görüşmenin ardından şunları yazıyordu:
Omar Ranimat otururken zorluk çekiyor. Aynı şekilde ayakta durmak, yürümek ya da merdiven çıkmak da ona çok acı veriyor. Bir kaç hafta önce onunla buluştuğumda, 45 gün boyunca geceli gündüzlü Shin Beth tarafından sorgulanmış ve iki buçuk yıl süren hapishane hayatı sonrasında yeni serbest bırakılmıştı. Tam bir enkaz halindeydi... Raminat ve Ahmed, Shin Beth'in rutin uygulamaları haline gelen kurbağa oturuşu, uykusuz bırakma, yüksek sesle aralıksız müzik dinletme, başa kötü kokulu çuval geçirme, testislerin üzerine basma, ellerin kelepçe ile bağlı tutulması gibi işkencelerden payını alan Filistinlilerden sadece bir kaçı. Bu insanların çoğunun olaylarla bir ilgisi de yok.73
Khiam hapishanesinin dıştan görünüşü ile aşağıdaki resimdeki iç görünüşü birbirinden çok farklıdır.

Ekonomik Kuşatma

İsrail Devleti'nin Filistin halkını yıldırmak için kullandığı yöntemlerden birisi de başta Gazze Şeridi ve Batı Şeria'da olmak üzere Filistin halkını ekonomik bağımlılık ve baskı altında tutmaktır. Bu yöntemle Filistinlilerin tek başlarına ayakta durabilme ve insanca yaşama imkanları yok edilmektedir. Siyonist ideolojiye göre Filistin halkı ilkel koşullarda ve sefalet içinde yaşamaya mahkum bir halktır ve Filistinlilerin ihtiyaçlarının İsrail Devleti için bir anlamı yoktur. İşgal altındaki Gazze ve Batı Şeria'da Filistin halkı için bugüne kadar hiçbir harcama yapılmamış olması, öte yandan bu bölgelerde yaşayan Yahudi yerleşimcilerin en lüks imkanlar içinde varlıklarını devam ettirmeleri, bu durumun göstergelerinden birisidir.
Örneğin Gazze'de kurulu olan Yahudi yerleşim bölgeleri sahil şeridinin büyük bir kısmını ve en değerli alanları kapsar. Dikenli teller ve elektrikli çitlerle çevrelenmiş olan bu yerleşim bölgeleri yemyeşil büyük ağaçlarla kaplı, kamu binalarının bulunduğu ve ticari aktivitesi olan alanlardır. Biraz ileride Filistinlilerin yaşadığı mülteci kamplarında ise manzara içler acısıdır. Yaklaşık dört bin İsrailli yerleşimci, bu çöl bölgesindeki kısıtlı suyun çoğunu, tarım ve lüks bir otelin önündeki suni göl gibi işler için kullanır. Filistinlilere ise sadece kurak kuyulardan su kullanma hakkı tanınmıştır.74
İsrailli gazeteci ve savaş muhabiri Ze'ev Schiff 1993 Mart'ında İsrail'in Gazze Şeridi politikası için şu sözleri dile getirmekteydi:
Kalitesi yıldan yıla kötüleştiği halde Gazze Şeridi'nin suyunu çalmaya, sanki sakinlerini bilerek umutsuzluğa, kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığı düşüncesine itmek istiyormuşuz gibi davrandık. Giderek daha fazla yerleşimciye yer bulmak için, Şerid'in kıt toprak kaynaklarını çalmaya devam ettik.75
İsrail El Halil'deki Filistinlilerin su rezervlerini kapatıp, tüm suyu yalnızca kendisine ayırıyor. Çiftçilerin su rezervlerini buldozerlerle yıkarak, ekonomik yönden çöküntü yaşamalarına neden oluyor. Yanda İsrail güçleri tarafından bu yönde bir uygulamaya maruz kalmış bir Filistinli çiftçi görülüyor.
İsrail Devleti'nin Filistin halkını köşeye sıkıştırmak için izlediği yöntemlerden birisi de yerleşim bölgelerini verimli topraklar üzerine kurarak Filistinlilerin tarım imkanlarını elinden almaya yöneliktir. Bu şekilde İsrail Devleti Filistin halkının sınırlı olanaklarla gerçekleştirmeye çalıştığı tarımsal faaliyetleri ve geçim kaynaklarını da engellemektedir. Gazze Şeridi'ndeki pek çok Filistinlinin tek geçim kaynağı olan balıkçılığın yasaklanması da bunun örneklerinden biridir. Öte yandan Filistinlilerin bahçelerine İsrail askerleri ve yerleşimciler tarafından yapılan saldırılar da üretimin azalmasına ve Filistinlilerin gelir seviyesinin düşmesine neden olmaktadır. Aynı zamanda tüm ürünün İsrailli aracılar tarafından İsrail'de satılması, ya da sadece İsrailli firmalar tarafından ihraç edilmesi gibi getirilen yeni kurallar da, Filistin halkını ekonomik yönden büyük sıkıntıya sokmaktadır. Bu durumda Filistinli üreticiler kendi ürünlerini doğrudan doğruya satamamaktadır. Örneğin Gazze'de başlıca gelir kaynağı olan portakal ihracatına konulan ağır sınırlamalar, üreticilerin elindeki ürünün yarısından fazlasının çürüyüp atılmasına neden olmaktadır. Bu şartlarda İsrailli gazeteci-yazar Danny Rubinstein'ın deyimiyle, "Gazze halkının ya İsrail'de dayanılmaz koşullar altında sadece ekmek parasında çalışmak, ya da endüstri devriminin ilk günlerindeki gibi, çocuk ve kadınların evde İsrail endüstrisi için fason işler yapmaktan" başka seçenekleri kalmamaktadır.76
Gazze üzerine araştırmalar yapan Sara Roy ise İsrail'in izlediği politikanın ana amacını şu şekilde belirtmektedir:
... Gazze'nin bazı kesimlerini öncelikle İsrail çıkarlarına hizmet edecek şekilde planlanan bir yan işletmeye dönüştürmek. Böylece İsrail, toprak, su ve yerel öz yönetime bırakılan alanlarda meydana gelebilecek herhangi bir gelişmeyi yakından takip edebilecektir.77
İsrail Devleti'nin uyguladığı ekonomik kuşatmanın bedelini yine masum siviller ödüyor.
Gazze Şeridi'ndeki fabrikalar ve Batı Şeria'daki kantonlar, aşırı ucuz ve kolay sömürülebilir iş gücü sunduğundan, bu toprakların ekonomik olarak İsrail'e bağımlı olması İsrail politikasının önemli bir unsurudur. Aksa İntifadası başladığı günden beri İsrail yönetiminin sokağa çıkma yasakları ve kampların ablukaya alınması nedeniyle en büyük hasarlardan birini de Filistin ekonomisi görmüştür. 5 Aralık 2000 tarihinde yayınlanan BM raporuna göre, İsrail'in Filistin işçilerinin ve ürünlerinin seyahatini yasaklaması, Filistin ekonomisine 500 milyon dolardan fazla bir zarar vermiştir. Ayrıca raporda yer verilmemiş olmasına rağmen, İsrail askerlerinin Filistinli çiftçilere ürünlerini toplamaya ve satmaya izin vermedikleri için, Filistin'in tarım gelirinde 120 milyon dolarlık bir düşüş olmuştur. Bir yandan askeri güçle baskı altında tutulan Müslüman halk, diğer yandan ekonomik olarak köşeye sıkıştırılmakta ve bu şekilde kendisine yaşama hakkı tanınmamaktadır.
İsraillilerin yaşadığı bölgeler herhangi bir Avrupa ülkesini aratmayacak modernlikte ve zenginliktedir. Filistinlilerin işgal edilen toprakları bugün gökdelenler, limanlar, lüks oteller, mağazalar ve bakımlı caddelerle yeniden inşa edilmiştir.
İsrail işgal güçleri tarafından içine kapalı bir yaşama mahkum edilen Filistinliler ise kurak, alt yapıdan yoksun, hiçbir yatırıma ve yapılanmaya izin verilmeyen topraklarda yaşıyorlar.
Bir yanda hiçbir konforun eksik kalmadığı lüks mekanlarda huzurlu bir hayat geçiren israilliler, diğer yanda açlık, susuzluk, sağlıksız yaşam koşulları ve İsrail saldırılarıyla mücadele ederek, hayatta kalmaya çalışan Filistinliler...
İsraillilere ait ekili alanlar gün geçtikçe genişlerken, Filistinlilerin tarlaları İsrail Devleti tarafından önce işgal ediliyor, daha sonra da yol haline getiriliyor.

Zeytinliklerin Yakılması

Filistin halkının geçmişten beri en büyük gelir kaynaklarından birini zeytin bahçeleri oluşturur. Ancak Filistinliler, evleri ve sahip oldukları daha pek çok şey gibi zeytin bahçelerini de geride bırakıp topraklarından göç etmek zorunda kalmıştır. Filistin'de yüzlerce yıllık zeytin ağaçlarının (hatta bazı zeytin ağaçları bin yıldan daha yaşlıdır) bulunduğu bahçelerin bir çoğu ise bugün tahrip edilmiştir. Filistinlilerin şu anda ellerinde kalan birkaç dönümlük küçük zeytin bahçeleri ise sık sık yerleşimciler tarafından saldırıya uğramakta, yerleşimciler Müslümanların ellerinde kalan son birkaç ağacı da yakarak ya da keserek yok etmektedirler. The Washington Report dergisinde bu durum şu şekilde anlatılmıştır:
Binlerce zeytin ağacı zarar görmektedir. Yaşamlarını sahip oldukları bahçelere bağlayan ve nesillerdir bu bahçelere sahip olan Filistinliler, sabah uyandıklarında veya bir akşam üstü bahçelerine gittiklerinde İsrail askerlerinden ve yerleşimcilerinden geriye atılmış boş kütükler kaldığını görmektedir.78
İsrail işgalleri nedeniyle her gün biraz daha küçülen Filistin zeytin bahçeleri.
Birinci İntifada sırasında, İsrail ordusu taş atan çocukların ağaçların arasına gizlendikleri bahanesi ile, 1988-1992 yılları arasında 90.000 zeytin ağacını kesmiştir. Bugüne kadar ise 181 bin ağaç kesilmiş ve yaklaşık 3,5 milyon km2 ekili alan da tahrip edilmiştir.
Üstelik çoğu zaman da zeytinliklerde çalışan kadınların ve kız çocuklarının üzerine İsrail helikopterlerinden ateş açılmaktadır. Daha önce bahçelerinde zeytin toplarken dayak yiyen Filistinlilerin pek çoğu ise artık bahçelerine uğramamaktadır. İsrail askerlerinin zeytin bahçelerinde çalışanların üzerine ateş açmak için hiçbir geçerli mazaretleri de yoktur. Bu insanlar, ne İsrail askerlerine taş atmakta ne de herhangi bir eyleme katılmaktadır. Onlar sadece geçimlerini sağlayabilmek için ellerinde kalan son toprak parçalarında çalışmaktadır. Ne var ki İsrail yönetimi buna da izin vermemektedir. Sosyal yaşamın her alanında olduğu gibi ekonomik açıdan da büyük bir açmazın içinde bırakılan Filistinlilerin kendi ürünlerini yetiştirmelerine bile izin verilmemektedir.
Tek istekleri dinlerini rahatça yaşayabilecekleri, evlerinde huzur içinde oturabilecekleri, çocuklarını okula gönderip, işlerine güven içinde devam edebilecekleri bir hayat olan Filistin halkının bu talebine dünya kulaklarını tıkıyor.
Biraz daha kapsamlı düşünüldüğünde İsraillilerin zeytin bahçelerini veya tarımsal alanları yok etmeye yönelik politikalarının rastgele saldırıların neticesi değil, kapsamlı bir stratejinin parçası olduğu açıkça görülebilir. Kesilen bir zeytin ağacının yerine yeniden ürün verecek bir ağacın yetişmesi 6-7 yıl almaktadır. Pek çok Filistinli de, ailesinin geçimini zeytin bahçelerinden veya yetiştirdiği diğer ürünlerden sağlamaktadır. Ancak tarım alanları sürekli tahrip edilen insanlar bir müddet sonra çalışamayacak hale gelmekte ve tarımla ilgilenmek yerine günü birlik iş arayışına girmektedir. Bu şekilde Filistin köyleri ve kasabaları üretken birimler olmaktan çıkıp, İsrail sanayisi için ucuz iş gücü potansiyeline dönüşmektedir.
Aslında tarih boyunca Filistinlilere yapılan zulüm ve baskıların benzerleri, geçmişin otoriter ve baskıcı liderleri tarafından pek çok halka uygulanmıştır. Bu kişiler de tıpkı bugünün zalim diktatörleri, baskıcı yöneticileri veya ırkçı liderleri gibi idareleri altındaki halka şiddet, işkence ve baskı uygulamışlardır. Üstelik Allah'ın Kuran'da bize bildirdiği gibi birer "bozguncu" olan bu kişiler, yönetimde oldukları veya iktidara geçtikleri zaman halka sadece fiziksel olarak şiddet uygulamakla kalmamış, aynı zamanda "neslin ve ekinin" yok olması için özel bir çaba göstermişlerdir. Yani tıpkı bugün İsrail yönetiminin yaptığı gibi sistemli ve planlı bir şekilde halkı yok etmeye çaba gösterip, bunun için her türlü yönteme başvurmuşlardır. Bu yöntem, Kuran'da şöyle bildirilir:
O, iş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesili helak etmeye çaba harcar. Allah ise bozgunculuğu sevmez. (Bakara Suresi, 205)
Ayette belirtilen "ekini ve nesli helak etmeye çabalamak" bugün Filistin'de yoğun olarak tecelli etmektedir. İsrail yönetimi bir yandan sistemli bir etnik soykırım uygulamakta, bir yandan da Filistin halkının tüm tarımsal faaliyetlerine zarar vermektedir. Böyle bir ortamda huzur ve güvenlik olmadığı gibi, bereketsizlik de yaygınlaşır. Oysa Allah bozgunculuğu sevmez ve tüm insanları "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girmeye" (Bakara Suresi, 208) davet eder.

Ev Yıkma

1984 yılında Mohana ile bir terzi olan babası Selman Bethelem, pazardan evlerine döndüler. İki katlı evlerinin yerinde bir buldozer ve onun evden geriye bıraktığı yıkıntılar vardı. O sıralarda Gilo (Doğu Kudüs tarafında bir şehir) çevresindeki Arap toprakları gizemli şekilde Kudüs Belediyesi tarafından istimlak ediliyordu. Mohana Osmanlı ve İngiliz Mandası döneminden kalan belgelerle toprağın kendisine ait olduğunu ispatlamış ve bu şekilde istimlakten kurtulmuştu. Evinin, zaten tanımadıkları İsrail kanunlarına göre dahi "kanunsuz" bir şekilde yıkıldığını, yine İsrail mahkemelerinde ispat edince Kudüs Belediyesi Mohana'nın ailesinden "hata" için özür diledi ve yıkımın tazminatı olarak kendisine bozuk bir otobüs verdi. Eski evini yeniden yapma veya tamir etme hakkı tanımadı ona. Mohana'ya toprağını terk etmek veya otobüste yaşamak arasında tercih yapmak kalmıştı. Tercihi onu "otobüsteki adam" yaptı.79
Yukarıda aktarılan alıntı Filistin topraklarında bugüne kadar belki yüzlerce defa yaşanmış örneklerden sadece bir tanesidir. Üstelik pazardan döndüklerinde tüm eşyaları ile birlikte evlerinin yıkılmış olduğunu gören yüzlerce Filistinli, bozuk bir otobüse sahip olabilecek kadar şanslı değildir. İsrail Devleti sadece istimlak kararı ile sahipleri evde yokken evleri yıkmakla da kalmamaktadır. Pek çok Filistinli'nin evi operasyon gerekçesi ile bombardımana tutulmakta, içinde yaşayanlara birlikte bu evler toprağa gömülmektedir.
14 Haziran 2000 yılında yayınlanan Uluslararası Af Örgütü raporuna göre 1987 başından Ocak 1999'a kadar geçen süre içerisinde Batı Şeria ve Kudüs'te Filisitinlilere ait 2.650 ev yıkılmıştır. Ev yıkma uygulaması sebebiyle 16.800 Filistinli evsiz kalmıştır. Bunların 7.300'ünü ise çocuklar oluşturmaktadır. Bu rapora göre Arafat ve İsrail Devleti arasında 1993 yılında imzalanan Oslo Anlaşması'ndan sonra da ev yıkma uygulamalarında hiçbir gerileme olmamıştır.80
Bu arada İsrail Devleti ev yıkımlarını ev sahiplerine önceden herhangi bir uyarıda bulunmadan gerçekleştirmektedir. Önce yıkılması gereken ev buldozerler ve modern silahlarla donatılmış İsrail askerleri tarafından kuşatılmakta, daha sonra ev sahiplerine içerideki eşyalarını almaları için 15 dakika süre verilmektedir. Bu sürenin sona ermesi ile birlikte askerler içeri girip eşyaları sokağa fırlatmakta ve buldozerlerle evi yıkımaktadırlar. Eğer ev sahipleri bu uygulamaya direnmek isterlerse acımasızca dövülürler ve hatta bazen İsrail askerleri bu kişilerin üzerine ateş açar.
Örneğin, Ocak 1999'da Kudüs yakınlarındaki İseviye köyünde oturan Filistinlilerin evlerinin yıkılmasını protesto etmeleri üzerine İsrail askerleri bu insanların üzerine ateş açtı ve 28 yaşındaki Zeki Ubeyd bu esnada hayatını kaybetti. Af Örgütü'nün raporuna göre Zeki Ubeyd yakın mesafeden ensesine kurşun sıkılarak öldürülmüştü. Bu da öldürme işleminin herhangi bir kaza neticesinde değil, kasten ve bilinerek gerçekleştirildiğini göstermekteydi.
Bununla birlikte İsrail özellikle Doğu Kudüs'te yaşayan Filistinlilere geçici yerleşim belgeleri vermekte ve yerleşim süreleri dolan Filistinlilerin yeni belge çıkarmaları zorlaştırılmaktadır. Bu şekilde Filistin halkı bölüm bölüm topraklarından çıkarılmaktadır. Yerleşim haklarını kaybeden Filistinliler bununla birlikte sosyal güvencelerini de kaybetmekte ve bir nevi sürgüne mahkum edilmektedirler. İsrail İçişleri Bakanlığından alınan bilgiler yalnızca 1996 yılı içerisinde 1.641 Filistinlinin ailesi ile birlikte Kudüs'te yaşama hakkını kaybettiğini göstermektedir.81
Yıllardır oturdukları evlerinden çıkmak için İsrail polisi tarafından kendilerine sadece 15 dakika verilen Filistinliler, yarım asırdan uzun bir zamandır bu zulümle mücadele ediyorlar. Son 10 yılda 3.000'e yakın ev yıkıldı.
İsrail'in Filistinlileri topraklarından, evlerinden çıkarma girişimleri 2001 yılında çok büyük bir hızla hala devam etmektedir. Robert Fisk Kutsal Topraklarda Paskalya: Aileler Evlerinin Yıkımını Seyrediyorlar başlıklı yazısında 2001 yılının Nisan ayında yaşanan gelişmeleri şu şekilde tarif etmiştir:
... Kutsal günlerden birinde Ortadoğu'da, İsrail'in Gazze'deki evleri vahşi bir şekilde yıkmasını bir kişi nasıl açıklayabilir? 35 yaralı var, bir çocuğun bir İsrail topçu mermisi yüzünden bacağı kopmuş, omuz kemiğine bir şarapnel saplanan gencin ise sol eli felç olmuş durumda. Sivil vatandaşların evlerine yapılan böylesine bir saldırı bir trajedi mi yoksa bir savaş suçu mu?

İsrail ordusu büyük bir yalan söyleyerek Rafah'taki Filistinlilerin evlerinin yıkımını sadece "bir mühendislik işi için" olduğunu bildirdi. Tankların ve buldozerlerin yıktığı evlerde kimsenin oturmadığını duyurdu. Ancak bu kesinlikle doğru değildi, çünkü bu kulübelerin üzerindeki büyük müstakil evlerde yaşayan İsrailliler bunu çok iyi biliyorlardı. Cumartesi günü zırhsavar mermilerle en yakındaki apartman bloklarını vurdular ve hatta 300 metre ilerideki açık bir marketi de. Bu yüzden yüzlerce erkek kadın ve çocuk çığlıklar atarak civar sokaklara koşuştular. Batı medyası ise olayı küçümsemekle meşguldu... Filistinli Sabah Zaanoun "Tüm bunlar, İsraillilere göre geçen hafta Han Yunus'da yıkılan 30 evde olduğu gibi 'güvenlik' adı altında yapılıyor." diyor.82
Filistinlilerin, otomatik silahlarla evlerini yıkmaya gelen İsrail askerlerine itiraz etmeye hakları yoktur. Tek yapabildikleri alabildikleri kadar eşya almak ve canlarını kurtarmaktır.
Buraya kadar incelediğimiz tüm olaylar ve ortaya konan tüm bilgiler açık bir gerçeği gözler önüne sermektedir: Filistin'de yaşanan bunca zulmün ana hedefi Müslümanlardır. Ve Filistin halkı yalnızca Müslüman oldukları, "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için yurtlarından sürülmüşlerdir. Ve yine bu nedenle yok edilmeye çalışılmaktadırlar. Bunun karşılığında Filistinli Müslümanların yaptığı ise binlerce yıldır sahip oldukları ve tüm Müslüman alemine miras bırakılmış olan kutsal toprakları korumaya çalışmaktan başka birşey değildir. Üstelik bu, Filistinli Müslümanlar kadar dünyanın dört bir yanında yaşayan tüm Müslümanların sorumluluğudur. Bu manzara karşısında vicdan sahibi tüm insanların, en başta Kuran ahlakını bilen ve yaşayan Müslümanların üzerine çok büyük sorumluluklar düşmektedir. Bu topraklara bizi bağlayan manevi değerlerin yanı sıra, tüm dünyanın gözü önünde cereyan eden bu zulüm sistemi, ancak samimi Müslümanların çabaları ile son bulabilir.
İsrail Devleti'nin ev yıkımları, Borneo Bulletin dergisindeki haberde "İsrail Diş Biliyor" ifadesi ile yer almaktadır (üstte). Washington Report dergisinin kapağında ise "Filistin'in Yıkılmış Evleri ve Umutları" şeklinde bir başlık yer almaktadır (yanda). Aynı dergide 1998 yılında yayınlanan bir haberde ise İsrail kuvvetlerinin el koyma olaylarını protesto eden Filistinlilere ateş açtığı gündeme getirilmiştir (altta).

Batı Dünyası Yaşananları Görmezlikten Geliyor

İsrail'in terör politikasını incelerken vurgulanması gereken önemli bir nokta daha vardır. Bu kadar büyük katliamlar, cinayetler, sürgünler yaşanırken dünya neden sessiz kalmaktadır? Bunun nedeni İsrail'in ve Yahudi Lobisi'nin, dünya basın yayın organlarının büyük çoğunluğu üzerindeki etkisidir.
Bu öylesine büyük bir etkidir ki, Filistin'de yaşananları aktaran haberler, elden geldiğince İsral'i korumaya yönelik bir üsluba ve kelime dağarcığına sahiptir. Örneğin pek çok önde gelen gazete ve televizyonda, Filistin ile ilgili haberler aktarılırken, 'İsrail'in işgal ettiği topraklar' veya 'işgal altındaki topraklar' sözüne kolay kolay rastlayamazsınız. Aynı şekilde İsrail saldırılarından bahsedilen haberlerde, mutlaka 'İsrail'in misillemesi' sözlerine rastlarsınız. Bu okuyuculara, 'Önce Filistinliler saldırdı, İsrail ise sadece kendini korumak amacıyla karşı saldırıda bulunuyor' mesajını verebilmek içindir.
Yine, Batı medyasında en sık rastlanılan cümlelerden biri de, İsrail askerlerinin öldürdüğü Filistinli çocuklardan bahsedilirken 'Karşılıklı ateş sırasında Filistinli çocuk öldü' haberidir. Bu da 'eğer Filis tinliler saldırgan bir tutum izlemeseydi, bu çocuklar ölmeyecekti' mesajını taşır. Hatta İngiliz The Independent gazetesinin Ortadoğu temsilcisi Robert Fisk, İsrail söz konusu olduğunda 'karşılıklı ateş' kelimesinin ne anlama geldiğini şöyle vurgular: "Ne zaman çatışma kelimesini okusam hemen kaleme sarılırım. Ortadoğu'da bu her zaman İsraillilerin masum bir çocuğu öldürdükleri anlamına gelir."83Batı medyasına göre Filistinliler hep 'karşılıklı ateşte' ölmektedir. Bu ise, İsrail keskin nişancılarının Filistinlileri öldürmek kastıyla hedef alıp ateş ettikleri gerçeğini gizlemek amaçlıdır.
Bu etki günümüzde pek çok siyaset bilimci ve Ortadoğu uzmanı tarafından dile getirilmektedir. Filistin halkının yaşadıklarını ve İsrail'in vahşetini görmezden gelen, İsrail'i masum göstermeye çalışan bu anlayış Amerika başta olmak üzere, hemen her ülkede geçerlidir. Robert Fisk, 'I Am Being Vilified for Telling the Truth About Palestinians' (Filistinliler Hakkında Doğruları Söylediğim İçin Kötülendim) başlıklı bir makalesinde bu konuyu şöyle açıklar:
İster akademik çevreden olsun, ister analizci veya gazeteci olsun İsrail'i eleştirmeye cesaret eden herkes tacizlerden ve apaçık tehditlerden payını almıştır. Örneğin Columbia Üniversitesi'nde profesör olarak görev yapan başarılı Filistinli akademisyen Edward Said. Kendisi sırf Filistinlilerin yaşadığı tarihi trajediyi, İsrail'in yıllardır süren işgalleri boyunca yaptığı zulmü ve Oslo "Barış" Antlaşması'nın iflasını gündeme getirdiği için, Amerika'daki Siyonist Organizasyon tarafından görülmemiş biçimde taciz edilmekte, Columbia Üniversitesi'ndeki profesörlük görevinden kovulması için büyük bir lobi faaliyetine maruz kalmaktadır… Çağımızın en büyük felsefecilerinden ve kendisi de bir Yahudi olan Noam Chomsky de İsrail işgali hakkındaki gerçekçi yorumları ve Amerika'nın İsrail'i kayıtsız şartsız destekleyen tutumuna getirdiği eleştirisel bakışı yüzünden şu anda hiç olmadığı kadar pervasız bir tacizle karşı karşıyadır… Şu anda Amerika'da Ortadoğu hakkında o kadar yanlı bir politika uygulanmaktadır ki, sadece bir iki gazete İsrail'in bakış açısını yansıtmayan bir haber yapabilir. Hiçbir zaman New York Times'da Chomsky'nin yazısına rastlayamazsınız. Orlando Sentinelyazarlarından Charlie Reese son yazılarından birinde bu durumu "Amerikalılar kendi bağımsızlıklarını kazanana kadar Filistinliler kendi bağımsızlıklarına kavuşamayacaklardır" sözleri ile çok iyi ifade etmiştir.

… Dahası şu anda basının İsrail'in kurallarına uyma zorunluluğu uluslararası bir boyut kazanmıştır. Basın, açık açık işgal edilmiş durumdadır. Filistin topraklarından bahsetmek yerine İsrail'in Filistinliler tarafından kuşatılmış olduğunu, Filistinlilerin kendileri mağdur olmasına rağmen Filistinlilerin bu zulümden sorumlu olduğunu, Arafat'a kendi topraklarının %94'ü yerine %60'ı teklif edilmesine rağmen Camp David'de kendisine verilen iyi bir fırsatı geri teptiğini, İsrail kuvvetlerinin niye o kadar Filistinli çocuğu öldürdüğünü sorgulamak yerine Filistinlilerin kendi çocuklarını bu yolda kurban ettiklerini yazmaya zorlanıyorlar.84
Filistin sokakları "Tüm Arapları Öldür" yazılarıyla kuşatılmış.
Robert Fisk'in de ifade ettiği gibi Batılı medya kuruluşlarının büyük bir bölümü konu İsrail olduğu zaman yalan haber vermekten çekinmemektedir. Gerçekler özenle gizlenmektedir. İsrail'in eylemleri, katliamlar, cinayetler, bombalamalar, işgaller, sürgünler ve zulmün yüzlerce çeşiti Batılı medya organlarında ya göz ardı edilmekte ya da İsrail'i elden geldiğince suçsuz gösterebilecek bir üslupta aktarılmaktadır. İsrail halen Birleşmiş Milletler kararlarına aykırı bir biçimde, kendisine ait olmayan toprakları işgal altında bulunduran mütecaviz bir devlettir; oysa dünya kamuoyuna 'Ortadoğu'da barışın ve istikrarın temsilcisi' gibi gösterilmektedir.
Robert Fisk, Aksa İntifadası'nın başladığı tarihlerde, şahit olduğu yalan haberler ve yanlış bilgilendirmeler karşısında şu soruyu sormaktan kendisini alıkoyamamıştır: "Neden hep aynı yalanlarla kuşatılıyoruz? Muhabirler tarih kitabı okumuyorlar mı, ya da en azından geçen Arap-İsrail Savaşı sırasında ne yazdıklarını onlara hatırlatacak dosyaları da mı yok? Kullandıkları alıntılar, gösterişli ve klişeleşmiş sözler bile aynı…"85
İsrail'in terörü şiddetlendirdiği dönemde dahi Batı basını açıkça İsrail'den yana tavır almış, insanlık dışı katliamları gündeme alacak kadar kayda değer görmemiştir. Hatta bazı gazeteler İsrail'in sözcüsü gibi davranmış, köşelerini bizzat katliamları yapanlara açmış, sayfalarında İsrail yanlısı röportajlar yayınlamıştır. Noam Chomsky, sonradan İsrail Başbakanlığı koltuğuna oturacak olan eski "Lübnan Kasabı" Ariel Şaron'un, New York Times tarafından "terör uzmanı" gibi gösterilişini şöyle anlatmaktadır:
New York Times, terörün nasıl önleneceği konusunda görüşlerini almak üzere bir uzmanı davet etti. Uzmanın New York Times'de yazdığı yazının başlığı 'Terörist Caniyi Ezmenin Zamanı Geçiyor' idi. Yazı "(İsrailli) Masum insanların katledilmesini durdurun" türünden laflarla bezeliydi. Gazetede yazarın adı yerine sadece "İsrail Ticaret ve Sanayi Bakanı" ibaresi vardı. Bu kişi Ariel Şaron'du.86 Şaron'un 1950'lere kadar uzanan terörist kariyeri; 1953'de Kibya'da 69 köylünün ve El Burej mülteci kampında 20 kişinin katledilmesi; 1970'lerde Gazze ve kuzeydoğu Sina'daki terör operasyonları (ki bu operasyonlarda Yahudilere yerleşim alanı açmak üzere on binlerce çiftçi çöle sürüldü ve çiftlikler buldozerlerle yerle bir edildi); FKÖ'nün diplomasisinin yarattığı tehditi yok etmek üzere Lübnan'ı işgali ve Sabra ve Şatilla benzeri sayısız katliam olaylarının tamamını kapsamaktadır... Böyle bir ahlaki ve entelektüel bir atmosferde dünyanın en büyük gazetesinin Ariel Şaron'u bizlere akademik bir kişi olarak takdim etmesi şaşırtıcı olmasa gerek!87
Batılı medya kuruluşlarının çoğu, Filistin'de yaşananlarla ilgili bir haber yaparken çok basit bir yöntem izlerler. İsrail'in resmi açıklamalarını alır, İsrail Başbakanının yorumuna yer verir ve İsrail kaynaklı ajanslardan gelen görüntülerle haberi süslerler. Üç yıla yakın bir süre Amerika Başkanlarından Lyndon Johnson'ın basın danışmanlığını üstlenmiş ve dünyanın dört bir yanındaki gazetelerde köşe yazarlığı yapmış olan onur ödüllü Ortadoğu uzmanı Grace Halsell bir makalesinde, Batı medyasının İsrail'de yaşananları ne şekilde aktardığını şu şekilde ifade eder:
Filistinlilerin ağlama duvarında ibadet eden Yahudilere saldırdığı şeklindeki habere, tüm Batı medyası istisnasız olarak İsrail'in "resmi" açıklaması şeklinde yer verdi. Halbuki görgü tanıkları, Filistin ve İsrail insan hakları grupları ve üç video kaset, İsrail'in bu görüşünün yanlış olduğunu ortaya çıkardı. Tüm geçerli kanıtlar Arapları destekliyor, İsrail polisinin çatışmayı başlattığını ve Filistinlileri soğukkanlılık ile öldürdüğünü gösteriyordu. 9 Kasım'da, BM Güvenlik Konseyi temsilcileri bu video kasetlerden birini inceledi. Sovyet büyük elçisi Yuli M. Vorontsov, filme alınan belgelerle İsrail'in "çatışmayı Filistin başlattı" iddiasını çürüttü. Buna rağmen İsrail komisyonu, resmi tezi destekledi ve Filistinlileri öldüren kişiyi İsrail Polis Teşkilatı içinde tam yetkili bir kumandan olarak atadı. Bu kişi yalnızca mevki olarak yükselmekle kalmıyor, maaşı da artıyordu. Diğer polislere Filistinlileri öldürmenin "kazançlı" olduğu yönünde resmi bir imaydı bu... Dahası, İsrail'de oturan Amerikan medyasından birkaç düzine yazarın hiçbiri bu saldırıları anlamak ve rapor etmek için girişimde bulunmamıştı. Hiçbir araştırma yapmamış ya da çok az araştırma yapmışlardı. Daha çok İsraillilerin kendilerine bildirdikleri "resmi" açıklamaları aynen kabul etmişlerdi.88
Ancak hiç unutulmamalıdır ki, Filistin'deki bu büyük zulmü bizzat yapanlar kadar, bu zulme sessiz kalarak destek olanlar ya da üstü kapalı bir şekilde arka çıkanlar da çok büyük bir sorumluluk yüklenmektedirler. Allah "... Yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir." (Rad Suresi, 25) ayetiyle yeryüzünde bozgunculuk yapanların ahirette mutlaka hüsranla karşılaşacaklarını haber vermiştir.

DİPNOTLAR

68. Human Right Watch, 1999 raporu
69. Human Right Watch, 1999 raporu
70. Ahmet Varol, Filistin Tutuklularının Durumu İçler Acısı, www.vahdet.com.tr
71.- Robert Fisk, Khiam Jail, Where Torture is Routine and By Remote Control, The Independent, 20 Mayıs 2000
72. Ian Gilmour, Israel’s Terrorists, The Nation, 21 Nisan 1997
73. Gideon Levy, Contorted Bodies and Twisted Minds, Ha'aretz, 7 Eylül 1999
74. Noam Chomsky, Dünya Düzeni: Eskisi Yenisi, Metis Yayınları, Nisan 2000, s 375
75. Davar Gazetesi, 5 Mart 1993
76. Noam Chomsky, Dünya Düzeni: Eskisi, Yenisi, sayfasına bakılacak
77. Sara Roy, "Seperation or Integration, Middle East Journal, 48.I, Kış 1994
78. Rachelle Marshall, Palestinians Come Under Siege as They Struggle for Independence, The Washington Report, Ocak-Şubat, 200,1 Sf 6-8
79. Kerim Balcı, Otobüsteki Adam, Zaman, 4 Mart 2001
80. Akit Gazetesi, 23 Haziran 2000
81. Akit Gazetesi, 23 Haziran 2000
82. Robert Fisk, Easter in the Holy Land: Families Watch as Their Homes are Destroyed, The Independent, 26 Nisan 2001
83. Robert Fisk, Where 'Caught in Crossfire' Leave No Room For Doubt, The Palestine Chronicle Online, www.palestinechronicle.com 
84. Robert Fisk, I Am Vilified for Telling The Truth About Palestinians, The Washington Report on Middle East Affairs, Ocak-Şubat 2001
85. Robert Fisk, Truth is Victim As the Same Old Double Standards Prevail, The Independent, 20 Ekim 2000
86. New York Times, 30 Eylül 1986
87. Noam Chomsky, Harold H. Saunders, Temel Demirer, Yücel Demirer, Özgür Orhangazi, Gökçer Özgür, Terör Ne? Terörist Kim? (Avrupa, Asya ve Ortadoğu) Cilt: II, Mart 2000, Ütopya Yayınevi, s. 46
88. Grace Halsell, The Hidden Hand of the "Temple Mount Faithful, The Washington Report on Middle East Affairs, Ocak 1991

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder