İntifada Hareketi
A
rapçada "ayaklanma" anlamına gelen intifada, taşlarından başka hiçbir silahı olmayan bir avuç Filistinlinin dünyanın en teçhizatlı ordularından birine karşı verdiği mücadelenin adıdır. Üstelik bu mücadelede karşı taraf atılan taşlara kurşunlarla, roketlerle ve füzelerle cevap vermektedir. Hatta çoğu zaman kendisine taş atmayanlara bile silahlarını doğrultmaktan çekinmemekte, onlarca çocuğu acımasızca katledebilmektedir.
İntifada hareketi dünya siyaset sahnesinin gündemine 1987 yılında geldi. 1987 yılında 6 Filistinli çocuğun İsrail askerleri tarafından öldürülmesine tepki olarak Filistinli gençler İntifada hareketini başlattılar. Hareket 1993 yılına kadar sürdü. İsrail ordusunun Filistinli gençlere verdiği karşılık çok sert oldu ve 'şiddet şiddeti doğurur' prensibi gereği Ortadoğu bir kez daha karıştı. Bu dönem boyunca İsrail askerleri tarafından kolları kırılarak dövülen, başları parçalanan çocuklar tüm dünyanın dikkatini bu bölgeye çekmişti. Filistin halkı, başta çocuklar olmak üzere, en gencinden en yaşlısına kadar işgalci İsrail askerlerinin şiddetine ve baskısına ellerindeki taşlarla cevap verdiler. İsrail askerleri ise bu ilk intifada hareketinde silah kullanmaktan çok dövme, kol kırma, kemik kırma, silah dipçikleri ile karın ve başları ezme gibi yöntemlere başvurdular. 1989 yılında yani İntifada'nın ikinci yılında 13 bin Filistinli çocuk İsrail hapishanelerinde tutuklu olarak bulunuyordu.
Filistinli gençlere işgalci İsrail kuvvetleri otomatik silahlarla ve gerçek mermilerle karşılık verirler. Bu nedenle de her gün en az birkaç Filistinli hayatını kaybeder.
Kuşkusuz her ne gerekçe ile olursa olsun şiddete başvurmak asla bir çözüm değildir. Ancak İntifada'nın yaşandığı topraklarda göz önünde bulundurulması gereken önemli bazı gerçekler vardır. Öncelikli olarak, burada bulunan İsrail askerleri BM kararları ile teyid edildiği gibi, işgalci kuvvetlerdir ve uluslararası kanunlara göre bu topraklardan geri çekilmesi gerekir. Buna rağmen İsrail kendisinin bu topraklardaki varlığına tepki gösterilmemesini talep ediyorsa, bunun yolu insanları katletmek olmamalıdır. Tüm sağduyulu insanların hemfikir olduğu gibi, Filistinlilerin şiddete başvurması kadar İsrail askerlerinin bu insanları öldürmeyi göze alması da yanlıştır. Her ülkenin kendisini savunma ve koruma hakkı vardır, ancak Filistin'de yaşananlar savunma hakkı sınırının çoktan aşıldığını göstermektedir.
İntifada yıllarında Beytüllahim yakınlarında, bir Hıristiyan kasabası olan Beit Shaur'da yaşayan Norman Finkelstein'ın, şahit olduğu bir olay İsrail askerlerinin müdahalesinin savunma amaçlı olmadığını gözler önüne seren örneklerden biridir:
Jalazoun mülteci kampında çocuklar etrafına toplandıkları bir lastiği yakıyorlardı. Derken bir araba geldi. Birdenbire kapılar açıldı ve dört adam (ya yerleşimcilerdi ya da sivil kıyafetleri içinde İsrail askerleri) indi arabadan. Rastgele etrafa ateş açmaya başladılar. Hemen arkamdaki çocuk sırtından vuruldu. Kurşun karnından dışarı çıkmıştı. Ertesi gün Jerusalem Post'da askerlerin kendilerini korumak için ateş etmek zorunda kaldıkları yazıldı.89
Filistin halkının dünyanın en gelişmiş ordularından birine karşı taşla ve sapanla yürüttüğu İntifada hareketi, tüm dünyanın dikkatini bu bölgeye toplamayı başardı. Özellikle de İsrail askerlerinin okul yaşındaki çocukları acımasızca katlettiğini delillendiren görüntüler, işgal devletinin terör politikasını bir kez daha ortaya koydu. Bu süreç, Oslo Anlaşmalarına kadar devam etti ve İsrail anlaşma masasına oturdu. Bu görüşmelerle ilk defa Arafat İsrail tarafından resmi muhatap olarak kabul edildi.
Yapılan bu görüşmelerin ve imzalanan Oslo Antlaşması'nın Filistinliler açısından taşıdığı önemi ileride detaylı bir şekilde inceleyeceğiz. Ancak şu ana kadar görünen odur ki, İsrail Devleti'nin sözde 'barış' adına attığı her adım, Filistinlilere daha büyük sıkıntı ve acı olarak dönmektedir. Barış adına yapılan tüm görüşmeler bir şekilde İsrail tarafından sabote edilmekte ya da İsrail lehine çevrilmektedir. Ancak bunlara değinmeden önce, İntifada hareketi üzerinde durmak gerekir.
Filistin'de akan kanın durması için her iki tarafın da şiddete başvurmaktan vazgeçmesi gerekir. Kalıcı bir barışın sağlanabilmesi için ise, İsrail'in işgale son verip bu topraklardan tamamen çekilmesi ve Filistin halkına kendi toprakları üzerinde bağımsız bir devlet kurma hakkının tanınması şarttır.
İlk intifada hareketinin barış görüşmeleri ile neticelenmesinin ardından, Filistin topraklarında barış ve huzur için sabırlı bir bekleyiş başlamıştı. Ancak bu bekleyiş, 2000 yılının Eylül ayında "kasap" lakabıyla tanınan Ariel Şaron'un yüzlerce İsrail askeri ile birlikte Mescid-i Aksa'ya düzenlediği porvokatif ziyarete kadar sürdü. Bu provokatif ziyaret 'Aksa İntifadası' olarak adlandırılan ikinci intifada hareketinin fitilini ateşledi.
Filistin topraklarında yıllardır dinmek bilmeyen acı ve gözyaşı Aksa İntifadası ile birlikte daha da arttı. Bugün ise Filistin topraklarından sürekli gençlerin ve çocukların ölüm haberleri gelmektedir. Aksa İntifadası'nın başladığı Eylül 2000'den Aralık 2001 tarihine kadar geçen süre içinde hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı 936 kişi olmuştur. (Filistin Sağlık Örgütü'nün verdiği rakamlar).90 İsrail birlikleri bu çatışmalar boyunca, okuldan çıkıp evlerine gitmekte olan Filistinli çocuklar da dahil olmak üzere pek çok sivili helikopterlerle bombardımana tutmuştur.
İsrail askerleri Filistinli çocuklara karşı silahlarını, etkisiz hale getirmek için değil, öldürmek veya sakat bırakmak için kullanmaktadır. Filistin Ticaret Bakan Yardımcısı Süleyman Ebu Karş bir röportajda, Filistinlilerin İntifada hakkındaki duygularını şöyle dile getirmektedir:
... Bu intifada Siyonist İsrail'in mukaddesatımıza ve Filistin halkına karşı uyguladığı zulüm ve provoke sonucu doğmuştur. Filistin halkının mukaddesatına olan bağlılığından dolayı -ki bunların başında Müslümanların ilk kıblesi, ikinci mescidleri ve üçüncü Haremeyni Şerifi olan Mescid-i Aksa gelmektedir- İsrail zulüm yapmıştır.91
Bugün İsrail hapishanelerinde çok sayıda Filistinli çocuk bulunmaktadır. Çıkan çatışmalar sonucu tutuklanan bu çocuklara yapılan işkenceler pek çok insan hakları örgütünün raporunda detaylı olarak tarif edilmekte, ancak bu raporlar dünya devletlerince göz ardı edilmektedir.
Uzun yıllar İngiliz The Times gazetesinin Ortadoğu sorumlusu olarak görev yapan Chris Hedges kendisi ile yapılan bir röportajda, İsrail askerlerinin Filistinli çocukları gözlerini kırpmadan nasıl öldürdüklerini şöyle ifade etmekteydi: "Saraybosna'da çocukların öldürülüşünü gördüm, daha doğrusu keskin nişancıların çocuklara ateş açtığını gördüm. Cezayir'de, El Salvador'da ölüm timlerinin aileleri katlettiğini gördüm. Ama burada (Filistin'de) olduğu gibi askerlerin çocuklara ateş açımasını, bunu adeta spor olsun diye yaptıklarını hiçbir yerde görmedim."1
1- NPR Interview of Chris Hedges
İsrail askerleri Filistinli çocukları acımasızca öldürmektedirler. Okul çantası sırtında, İsrail kurşunlarına hedef olan bir Filistinli çocuk (altta) .
Nüfusunun %70'i gençlerden oluşan Filistin'de çocuklar da 1948'deki işgal ile birlikte göçü, sürgünü, gözaltıları, hapis ve katliamları yaşadılar. Kendi topraklarında ikinci sınıf insan muamelesi gördüler. Çok zor şartlar altında hayatta kalmayı öğrendiler. Aksa İntifadası'nda da hayatını kaybedenlerin %29'unu 16 yaşın altındaki çocuklar oluşturuyor. Yaralıların ise %60'ı 18 yaşın altında. Çatışmaların yoğun olarak sürdüğü bölgelerde her gün en az 5 çocuk ölüyor ve 10'un üzerinde çocuk da yaralanıyor.
Sivilleri ve çocukları hedef alan İsrail askerleri okullarının bahçesinde oynayan çocukların üzerine ateş açmaktan bile çekinmemektedir. Filistinli çocuklar, İsrail tarafından ilan edilen sokağa çıkma yasağı nedeniyle zaten yılın büyük kısmı okula gidememektedir. Okula gittikleri günlerde ise İsrail askerlerinin saldırısına maruz kalmaktadırlar. Bu saldırılardan birisi de 15 Mart 2001 günü gerçekleşmiştir. El-Halil'de bulunan İbrahimi İlköğretim Okulu öğrencileri, ders arasında okullarının bahçesinde oyun oynarken İsrail askerleri tarafından üzerlerine ateş açılmıştır. Altı öğrencinin ciddi şekilde yaralandığı bu olay Filistin topraklarında yaşanan zulmün ne ilk ne de son örneğidir.92
Siyonist düşünceye göre "vaadedilmiş topraklar"da hiçbir yabancı unsur bulunmamalıdır. Bunun için de çocukların ve kundaktaki bebeklerin öldürülmesinde hiçbir sakınca yoktur. The Washington Report dergisinde yer alan Rachelle Marshall imzalı ve "Ejderha Tohumlarını Ekiyor: İşgal Altındaki Çocuklara İsrail Eziyeti" başlıklı bir makalede de Filistinli çocuklara yapılan eziyet tarif edilmektedir.
Aksa İntifadası'nda yaşanan insanlık dışı manzaraları gazeteci-yazar Ruth Anderson, The Palestine Chronicle da şöyle aktarmaktadır:
Hiç kimse yeni evli bir Filistinlinin sadece protesto için sokağa çıkıp şehit olarak eşini dul bıraktığını duymadı bile. Kim Filistinli gençlerin barbarca katledilmeden önce kollarının ya da kafataslarının parçalandığından haberdar? Ya da hangi Amerikan vatandaşı, sekiz yaşındaki küçük Filistinlinin İsrailli askerler tarafından kurşunlanarak öldürüldüğünü biliyor? Yahudi yerleşimcilerin ellerindeki çeşitli silahları nereden temin ettiğini ve Barak hükümeti tarafından cesaretlendirilerek, Filistin köylerini basıp, tarlaları yerle bir ettiğini, Filistinli sivilleri katlettiğini kim anlatıyor?Filistinli bebeklerin evlerinde uyurken hava bombardımanı sırasında öldüğünü ya da güvenli bir yere götürülmeye çalışılırken İsrail askerleri tarafından kurşun yağmuruna tutulduğunu bilen var mı? Herkes çok iyi biliyor ki bebekler taş atamaz. Herkes bunu biliyor, sadece İsrailliler ve Amerikalılar nedense bilmiyor! 93
Aksa İntifadası Ariel Şaron'un Eseridir
Özellikle 2001 yılı Nisan ayı ortasında şiddetlenen ve Ortadoğu'yu tekrar kan gölüne çeviren olayların kaynağını anlayabilmek için Aksa İntifadası'nın gelişimini hatırlamak gerekir. Bu olayların merkezinde yer alan kişi, bu kitap yazıldığı dönemde İsrail'in Başbakanı olan Ariel Şaron'dur. Ariel Şaron Müslümanların çok yakından tanıdıkları şiddet yanlısı bir politikacıdır. Tüm dünya onu Filistin halkına yönelik gerçekleştirdiği katliamlarla, provokatif eylemleriyle ve şiddet dolu sözleriyle tanıdı. Bu katliamların en büyüğü ise, bundan 20 yıl önce, Savunma Bakanlığı yaptığı dönemde, Lübnan'ın İsrail tarafından işgali sırasında Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında gerçekleşen vahşi katliamdı. Burada yaklaşık 3.000 kişi hayatını kaybetmiş, savunmasız halka çok ağır işkenceler uygulanmış, büyük bir bölümü yakılarak öldürülmüştü. Cesetlerin büyük bir bölümünün kimliği ise tespit edilemeyecek haldeydi. Bu katliam sırasında karşımıza çıkan ikinci isim ise, o dönemde İsrail birliklerinin başında bulunan, Aksa İntifadası başladığı dönemde ise Başbakan olan Ehud Barak'tır.
Sabra ve Şatilla katliamı, Ariel Şaron'un direktifleriyle gerçekleştirilen katliamların ne ilki, ne de sonuncusuydu. Şaron yıllardır hiç değişmedi ve başbakan olur olmaz cinayetlerine kaldığı yerden devam etti.
AKSİYON, 14.10.01
İkinci İntifada'nın başlama nedeni Ariel Şaron'un provokatif Mescid-i Aksa ziyaretiydi.
Müslüman dünyası ne bu katliamı ne de İsrail ordusunun yarım asırdan fazla bir süredir devam eden katliamlarını asla unutmadı. Bu nedenle de Ariel Şaron'un Mescid-i Aksa'ya yaptığı provokatif ziyaret başka bir politikacının yaptığı ziyaretten çok daha fazla önem taşıyordu. Çünkü Ariel Şaron ve partisi Likud'un programı işgal altındaki topraklardan çekilmemeyi, Yahudi yerleşim merkezlerini daha da genişletmeyi, Kudüs konusunu tartışmaya dahi açmamayı, çok sert ve tavizsiz bir dış politika izlemeyi öngörüyordu. Bugün tüm dünyanın hemfikir olduğu bir gerçek vardır: Şaron şiddetten yanadır ve eline geçen her fırsatta şiddeti teşvik eder, şiddeti bizzat uygular.
Son zamanlarda şiddeti sürekli artan olaylar Ariel Şaron'un Müslümanlar için Kutsal sayılan Mescid-i Aksa'ya, 1.200 kadar polisin çemberinde girmesiyle başladı. Şaron'un, normalde Yahudilerin girmesine izin verilmeyen bu kutsal mekanlara girişinin, provokatif bir eylem olduğu İsrailli yöneticiler ve İsrail halkı dahil olmak üzere tüm dünya tarafından kabul edilmektedir. Şaron bu ziyaretiyle Filistin'de gergin olan ortamı daha da gerip, çatışmaları tekrar başlatmayı hedefledi ve bunu da başardı. Çünkü ziyaretin yeri olduğu kadar zamanlaması da çok önemliydi. Bir gün önce Başbakan Ehud Barak Kudüs'ün ikiye bölünebileceğini, Filistinlilerle uzlaşmaya varmanın mümkün olduğunu açıklamıştı. İşte bu açıklama Filistinlilere yönelik tavizleri şiddetle eleştiren ve Kudüs konusunu tartışmaya dahi açmayı kabul etmeyen Şaron'un sebeb-i ziyaretini de ortaya çıkarıyordu.
Şaron'un ziyaretinden sonra Filistin toprakları büyük bir kaos ve kargaşaya sürüklendi.
Asıl Hedef Mescid-i Aksa'nın Yıkılması
Ancak Kudüs, kitabın ilk bölümünde de vurguladığımız gibi Yahudiler için olduğu kadar Müslüman ve Hıristiyanlar için de çok büyük bir önem taşımaktadır. Dolayısıyla Siyonistlerin isteğinin gerçekleşmesi, yani üç din için de kutsal olan bu şehrin tamamen Yahudileştirilmesi mümkün değildir. Kudüs için gerekli olan çözüm, kitabın ilk bölümlerinde incelediğimiz gibi, her üç İlahi dinin mensuplarının da barış ve huzur içinde birarada yaşayabilecekleri bir formüldür. Bunu tarihte sadece Müslüman yönetimler başarmıştır ve bundan sonra da yine onlar başarabilecektir. İsrail ise, Müslümanları -ve hatta Hıristiyanları- yok saymaya niyetlenen tavrıyla, Kudüs ve çevresine sadece terör ve baskı getirebilir.
Siyonistlerin en büyük hayali Mescid-i Aksa'yı yıkıp, sadece tek bir duvarı sağlam kalan Süleyman Tapınağı'nı yeniden inşa etmektir. Soldaki resimde Hz. Süleyman'ın sarayının temsili resmi görülmektedir.
Nitekim İsrail ve Filistin tarafları arasında yapılan tüm görüşmeler Kudüs üzerinde kilitlenmektedir. İsrail Devleti'nin kurulduğu 1948 yılından günümüze kadar Kudüs konusunda birçok farklı çözüm ortaya sunulmuştur. Kudüs'ün hiç kimseye ait olmayan bölge ilan edilmesi, İsrail-Ürdün ortak egemenliği altında olması, tüm dinlerin temsilcilerinden oluşan bir meclis tarafından yönetilmesi, yüzey hakkının Filistin'de, ancak yeraltı ve gökyüzü haklarının İsrail'de olması ve daha bunun gibi pek çok teklif sürekli dile getirilmiş ama İsrail hiçbirini kabul etmeyerek, Kudüs'ü önce işgal ardından ilhak etmiş ve kendisine ait "ebedi başkent" ilan etmiştir. Oysa İsrail yıllardır izlediği şiddet politikalarından vazgeçmediği, işgal ettiği bölgelerden çekilmediği ve uzlaşmaya yanaşmadığı sürece ne Kudüs anlaşmazlığının ne de diğer sorunların çözülmesi mümkün değildir.
Asırlar süren Osmanlı hakimiyeti sırasında üç büyük dinin mensupları Filistin topraklarında huzur ve barış içinde yaşadılar. Bugün de aynı huzuru yakalamak mümkün.
Mescid-i Aksa'ya Bugüne Kadar Yapılan Saldırılar
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Mescid-i Aksa'nın üzerinde bulunduğu topraklar Yahudi inanışlarına göre özel bir yere ve öneme sahiptir. Bu nedenle Siyonistler hep saf bir Kudüs'ü istemişler, Kudüs'ün Müslüman ve Hıristiyan unsurlardan arındırılması için çalışmışlardır. Pek çok fanatik Yahudiye göre Mescid-i Aksa bir an önce yok edilmelidir. Mescid-i Aksa'nın yıkılması konusunda hemen tüm Siyonistler hemfikirken, bazıları bunu politik nedenlerle, bazıları da dini inançları nedeniyle istediklerini dile getirmektedirler. Hangi nedenle olursa olsun, ortada açık bir gerçek vardır: Siyonistler geleceğe yönelik planları açısından Mescid-i Aksa'nın varlığını büyük bir engel olarak görmektedirler.
Bu nedenledir ki, Siyonistler, bir takım radikal gruplar aracılığıyla yakın geçmişte Mescid-i Aksa'yı yıkmaya yönelik çeşitli girişimlerde bulunmuşlardır. Hatta bazı gruplar kendilerini sadece bu işe adamışlardır. 1967'den bugüne kadar bu gruplar 100'den fazla defa Mescid'e saldırıda bulunmuşlar ve saldırıları esnasında ibadet halinde olan pek çok Müslümanı katletmişlerdir.
Bu saldırılardan ilki 1967'nin Ağustos ayında "Armed Forces" örgütünün lideri haham Shlomo Goren tarafından gerçekleştirildi. Daha sonra İsrail'in Baş Hahamlığını da yapacak olan Goren, denetimi altındaki 50 silahlı kişi ile birlikte Müslümanlar için kutsal olan topraklara girmişti. 21 Ağustos 1969'da ise, Siyonistler doğrudan Mescid-i Aksa'ya ateş açtılar. Bu saldırı sonucunda ahşap ve fildişi mimber parçalandı. BM ise, Müslümanların ibadet alanlarını doğrudan tahrip etmeye yönelik bu girişimi sadece kınamakla yetindi.
Radikal Yahudilerin düzenledikleri bu saldırılar hem can hem de mal kaybına neden olmuştur. Aşağıda Siyonistlerin, 1967 yılında Mescid-i Aksa'yı kısmen yakmalarının ardından yapılan onarım çalışması görülmektedir.
3 Mart 1971'de bu defa radikal lider Gershon Solomon'un taraftarları Harem el-Şerif'e yöneldiler. Filistin güvenlik görevlileri ile giriştikleri silahlı mücadele sonunda geri çekildiler. Ancak Solomon ve taraftarları bu yenilgiden yılmamışlardı, bu olaydan tam üç yıl sonra tekrar saldırıya kalkıştılar. Çıkan çatışma İsrail birlikleri tarafından oldukça kaba yöntemlerle bastırıldı. 1980'de bu defa ünlü terörist grup Gush Emunim'in yaklaşık 300 kadar üyesi ağır silahlar yüklenip Mescid'e saldırdılar. Bundan iki yıl sonra 1982'de ise, Amerikan pasaportu da bulunan bir İsrail vatandaşı, elindeki M-16 ile Mescid'e yöneldi ve namaz kılan Müslümanların üzerine ateş açtı. İki Filistinlinin öldüğü pek çoğunun da yaralandığı bu olayda, hiç kimse bu kişinin elindeki M-16 ile nasıl olup da Mescid'in etrafında güvenli 'barikat' oluşturan İsrail askerlerini geçmeyi başardığını sormadı. Olaydan sonra yargılanıp, kısa bir süre tutuklu kalan saldırgan serbest kaldığında, büyük bir gururla "görevini yerine getirdiğini" söylüyordu. Yine aynı yıl ünlü terörist lider Meir Kahane'nin talebelerinden birisi dinamitlerle Mescid'e saldırdı.
Mescid-i Aksa yakınındaki tünel.
Mescid-i Aksa'ya olan saldırılar bununla da bitmiyordu. 10 Mart 1983'de Gush Emunim üyeleri Harem-i Şerif'in duvarlarına tırmanarak, yanlarında getirdikleri patlayıcıları kullanmak istediler. Saldırıyı gerçekleştirenler gözaltına alındıktan birkaç ay sonra serbest bırakıldılar. Bu olaydan kısa bir süre sonra radikal Yahudi teröristler düzinelerce el bombası ve dinamit ve 12 havan topu da dahil olmak üzere pek çok patlayıcı ile donanmış olarak saldırıda bulundular, amaçları Mescid'i havaya uçurmaktı. 1996 yılında ise Siyonistlerin Mescid-i Aksa'ya yönelik yeni bir planı gün yüzüne çıktı. Silahlı saldırılarla amaçlarına ulaşamayan Siyonistler, bu defa Mescid'i temelinden yıkabilmek için, 'tarihi araştırmaları' bahane gösterip Mescid'in altında büyük bir tünel kazmaya başladılar.
Burada arka arkaya sıraladığımız olaylar, Siyonistlerin Mescid-i Aksa üzerindeki hedeflerini gösterebilmek için verilen birkaç örnektir. Tüm bu saldırıları yaşayan ve yeryüzündeki tüm Müslümanlar adına Mescid-i Aksa'nın ve Kudüs'ü korumanın sorumluluğunu üstlenmiş olan Filistin halkının, Ariel Şaron'un boy gösterisi yapmak amacıyla gerçekleştirdiği ziyarete gösterdikleri tepki bu nedenle son derece önemlidir. 1.200 askerin eşliğinde Müslümanların kutsal topraklarına giren Şaron'un başlattığı çatışmalar bugün halen tüm hızıyla devam etmektedir. Rakamlar Şaron'un öncülüğünde başlayan ve bugün onun liderliğinde yürütülen şiddetin hangi boyutlara vardığını tüm çıplaklığı ile gözler önüne sermektedir...
Mescid-i Aksa'nın üzerinde bulunduğu topraklar Siyonist ideolojiye göre özel bir yere ve öneme sahiptir. Pek çok fanatik Yahudiye göre Mescid-i Aksa bir an önce yok edilmelidir. Mescid-i Aksa'nın temelinde yapılan kazıların amacı da doğal gözüken bir çöküş sağlamaktır.
Filistin topraklarında yaşanan çatışmaların merkezinde Mescid-i Aksa yer alır. İsrail güvenlik güçlerinin yoğunlaştığı bu bölge her gün yeni çatışmalara sahne olmaktadır.
Rakamlarla Aksa İntifadası
Aksa İntifadası sırasında ilk günden beri, İsrail askerleri helikopterlerden ateş açmış, Filistinli çocuklara tanklar ve gelişmiş silahlarla karşılık vermiştir. Bu olaylar esnasında 1000'den fazla sivil hayatını kaybetmiş, 20 bine yakın kişi de yaralanmıştır. (İntifada halen devam ettiği için bu rakamlar değişiklik göstermektedir). Filistinlilerin evleri ve bahçeleri İsrail buldozerleri tarafından yıkılmış, Filistin ekonomisi büyük zarara uğramış, Filistin halkı %50 fakirleşmiştir. Öte yandan taş bloklarla, açılan yeni yerleşim alanları ve yerleşim alanları için inşa edilen otoyollarla Filistinliler büyük bir kuşatma altına alınmıştır.
Siyonist düşünceyle eğitilen İsrail askerleri merhametten, sevgiden, şefkatten, hoşgörüden uzak, acımasız bireyler haline gelmişlerdir. Bu nedenle de İsrail askerlerinin yüzünde masum insanları öldürürken dahi alaycı, soğuk ve şiddetten zevk alan bir ifade görmek mümkündür.
Filistin'de yaşanan tüm bu insanlık dışı manzaralara karşı dönemin Başbakanı Ehud Barak'ın verdiği cevap ise İsrail Devleti'nin anlayışını yansıtması bakımından oldukça dikkat çekicidir:
Bana Gazze'de, Batı Şeria'da ve diğer mıntıkalardaki çatışmaların nasıl dineceğini sormayın. Filistinli kalabalıklara karşı her türlü aracı kullanmak meşrudur. Kaç Filistinlinin öldüğü beni alakadar etmez. Benim için önemli olan halkımın emniyetidir.94
İsrail ordusunun generallerinden Eytan'ın verdiği cevap ise çok daha çarpıcıdır:
Yaptığımız hiçbir şeye pişman değiliz. Biz halkımızın ve askerlerimizin emniyeti için her şeyi kullanmaya hazırız. Filistinli göstericilere karşı askerlere silah kullanma emri verilmiştir. Özellikle göğüs ve başlara vurularak halkın kalbine korku verilmelidir.95
Bir başka önemli açıklama da Ariel Şaron başkanlığında kurulan Ulusal Birlik Koalisyonu'nun ortaklarından aşırı dinci Şas Partisi'nin 'akıl hocalarından' olduğu belirtilen haham Ovadia Yosef'ten gelmiştir. Yosef "Araplara acımamak ve üstlerine füze yağdırmak, bu kötü adamları, bu uğursuzları yok etmek gerekir" demektedir.96
Rakamlar İsrail askerlerinin bu emri eksiksiz yerine getirdiğini göstermektedir. Filistin Sağlık Örgütü'nün hazırladığı rapora göre Aksa İntifadası'nda hayatını kaybeden 1000'den fazla kişinin %23'ü 18 yaşından küçüktür. Ancak asıl önemli olan ölenlerin %84'ünün gösterilere veya çatışmalara katılmamış kişiler oluşudur. Batı Şeria'da yaralananların %33'ü gerçek kurşunlarla yaralanmıştır ve bunların da %65'i vücudunun üst kısmından yaralanmıştır. Gazze Şeridi'nde yaralananların ise %37'si gerçek kurşunlardan yaralanmış ve bunların da %60'ı vücudunun üst kısmından yani göğsünden vurulmuştur. Yaralıların toplam sayısı 20 bine yaklaşmıştır. 2.000 kişide ise kalıcı sakatlıklar meydana gelmiştir. Bunun yanı sıra yaralıların tedavi edildiği hastaneler de sık sık saldırıya uğramıştır. %50'si çocuk olan toplam 1.850 kişi gözaltına alınmıştır ve bu kişilerden 900'ü hala İsrail hapishanelerinde bulunmaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder