İntifada Hareketi - 2
Toplam 4000 bina ağır hasar görmüştür. 6584 evin büyük kısmı tahrip olmuş, bu evlerden 580'i tamamen yıkılmıştır. Hasar gören binalar arasında 30 cami, 12 kilise ve 134 su kuyusu bulunmaktadır. 66 okul tamamen kullanılamaz hale gelmiştir, 275 okul ağır hasar görmüştür. Hatta bu okullardan 7 tanesi İsrailliler tarafından askeri depo olarak kullanılmaktadır. 30 okul binası ise İsrail askerleri tarafından yakılmış, bu durum yaklaşık 400 bin dolarlık bir hasara neden olmuştur. Aksa İntifadası'nın ilk iki ayında ise okuldan evlerine dönen 132 öğrenci öldürülmüştür.97
Tüm bu rakamlar tek bir şeyi göstermektedir: İsrail Devleti Filistin halkına karşı bilinçli ve sistemli bir yok etme politikası uygulamaktadır. Yetkili ağızlar tarafından çoğu zaman dile getirilen 'güvenlik gerekçesi ile' sözü ise büyük bir yalandan ibarettir. Bu rakamlar İsrail askerlerinin güvenlik gerekçesi ile etkisiz hale getirme amaçlı değil, öldürme ve sakat bırakma amaçlı silahlarını kullandıklarını göstermektedir. Hayatını kaybedenlerin ve sakat kalanların büyük çoğunluğu başından veya göğsünden ve arkadan vurulmuştur. Sadece etkisiz hale getirmeyi amaçlayan bir askerin karşı tarafı başından ve göğsünden, üstelik de arkasını dönüp kaçarken vurmayacağı açıktır.
Öte yandan Aksa İntifadası'nın şiddetlendiği günlerde Gallup tarafından gerçekleştirilen ve 8 Ekim 2000 tarihli İsrail Ma'ariv gazetesinde yer alan anketin sonuçları da İsrail halkının Filistinlilere karşı yürütülen saldırgan politikayı desteklediğini gözler önüne sermektedir. İsrail halkı her ne kadar şahin, güvercin, barış yanlısı gibi kategorilere ayrılsa da bu anket çok önemli bir gerçeği gözler önüne sermektedir: Şiddet İsrail halkının büyük çoğunluğu tarafından olağan karşılanan bir olgudur. Söz konusu ankete göre İsrail halkının sadece %7'si İsrail ordusunun Filistinlilere karşı aşırı şiddete başvurduğunu düşünmektedir. Geri kalan %93 ise, ordunun tepkisinin yerinde olduğunu ve hatta daha da keskin davranması gerektiğini düşünenlerdir. Ankete katılanların %60'ı ise Arapların tamamen Kutsal Toprakları terk etmeleri gerektiğine inanmaktadır.98 Nitekim dönemin İsrail Savunma Bakanı Eprahim Sneh de Aksa İntifadası'nda İsrail askerlerinin aşırı şiddete başvurması ve 2 silahsız kadının gaddarca öldürülmesi karşısında; "Biz bu topraklarda oyunu kendi kurallarımızla oynuyoruz. Kimse cezalandırmadan muaf tutulamaz" demiştir.99
Peki bu oyunun kuralı nasıl ve ne şekilde belirlenmektedir? Oyunun kurallarını şekillendirenler kimlerdir? Aslında tüm bu soruların cevabı, daha önce de değindiğimiz gibi, İsrailli liderlerinin ırkçı ideolojisinde saklıdır. Buna göre dünya, Yahudi olanlar ve olmayanlar olarak iki sınıfa ayrılmıştır ve Yahudi olmayanlar her zaman için potansiyel düşmandır. Düşmana karşı takınılacak tavır ise bu ırkçı ideoloji uyarınca şiddet ve baskı içermelidir.
İsrailli yetkililer bu şiddetin sebebi kendilerine sorulduğunda hep aynı cevabı verirler: "Bize yapılan saldırılara karşılık veriyoruz". Peki bu çocuklar, bebekler İsrail askerlerine neyle ve nasıl saldırmış olabilirler? En ölümcül yerlerinden vurulan bu çocuklar otomatik silahlı bir İsrail askerine nasıl bir zarar verebilir?
İsrail kurşunlarına hedef olmuş çocuklar ve İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu kucağındaki altı aylık bebeğini yitiren bir anne.
Mescid-i Aksa'ya yaptığı provokatif ziyaret ile çatışmaları yeniden alevlendiren İsrail Başbakanı Ariel Şaron da bu bakış açısına sahip liderlerdendir. Şaron'un sorumlu olduğu olayların başında Sabra ve Şatilla'da 3000'e yakın sivilin katledilmesi, komutanı olduğu 101. Birliğin Filistin köylerine yaptığı baskınlarda yüzlerce insanın işkence ile öldürülmesi gibi eylemler bulunmaktadır. Şaron bugün de Filistin'de yaşanan zulmün mimarlarındandır. İsrailli yazar Uri Avnery, Şaron'un hayatını ve kişiliğini ele alan bir makalesinde bu durumu şu şekilde özetlemektedir:
Şaron klasik Siyonist öğretilerine inanır. Onun dünyası Yahudi olanlar ve Goyimler (Yahudi olmayanlar) olarak ikiye bölünmüştür. Yahudiler mümkün olan her türlü yolu kullanmakta serbesttir, aksinde Goyimler onları yok edebilir. Evrensel değerler birer saçmalıktır. Biz hepsine karşıyızdır, onların hepsi de bize karşıdır. Popüler bir İsrail şarkısında geçtiği gibi: Tüm dünya bize karşı, ama bu bizi hiç ilgilendirmez.100
İsrail liderlerinin Filistin halkına bakış açısını belirleyen diğer önemli bir unsur ise, İsrailli psikoloji profesörü Benjamin Beit Hallahmi tarafından şöyle açıklanır:
İsrail toplumunun özelliği hep kazananlardan yana olması ve kaybedenlere hiç acıma duymamasıdır. 'Onlar gibi olmak istemiyorsan hiçbir zaman zayıflara acıma', işte İsrail hayatını yönlendiren ruh budur... Bir İsrailli subay hiçbir durumda kurban olmaz. Tek bildiği gerçek diğer insanlardan üstün olmak, onları kontrol etmek ve onlara hükmetmektir... İsrailli olmanın insana kazandırdığı deneyim savaşmaktır. Devamlı barış umudu olmaksızın savaşmak. Savaş sadece bir hayat tarzı olmakla kalmaz, ayrıca hayata bir bakış açısı halini de alır. Bu bakış açısı bir boğaz kesme yarışı halini alır, insanların ve milletlerin arasındaki sosyal ilişki dünyasını sadece en güçlünün yaşamını sürdürebileceği vahşi bir ormana döndüren bir bakış açısı olur. İsrail'in dünyaya olan bakış açısı, Sosyal Darwinizm denilen şeye, yani dünyanın yöneten ve yönetilenler, hükmedenler ve hükmedilenler olarak ikiye bölündüğünü savunan düşünceye dayanır.101
Aksa İntifadasının ilk gününden itibaren İsrail şiddet yanlısı bir politika izlemiştir. İki taraf arasında ateşkes ilan edildiği günlerde dahi, İsrail ordusu Filistin halkının üzerine bomba yağdırmaya devam etmiştir.
İsrail yöneticilerinin Sosyal Darwinist bakış açısını yansıtan bir başka önemli örnek de İsrail'in ünlü liderlerinden İzak Şamir'in 1975 yılında sarf ettiği sözlerdir. Birleşmiş Milletler'in Siyonizmi ırkçılığın bir kolu olarak gören kararının onaylanmasının ardından, Şamir aşağıdaki sözleri ile Siyonistlerin sadece Filistin halkına değil, diğer tüm dünya halklarına hangi gözle baktıklarını açıkça ortaya koymaktadır:
Ağaçlardan inen insanlardan meydana gelen ulusların dünyanın liderliğini üstlenmeleri kabul edilebilecek bir şey değildir. İlkeller nasıl kendilerine ait fikirlere sahip olabilirler? Birleşmiş Milletler'in kararı bir kez daha bize göstermiştir ki, biz diğer uluslar gibi değiliz.102
1940'lı yıllarda pek çok kanlı eyleme imza atmış bir terörist olan, ancak daha sonra İsrail siyasetinin ünlü liderlerinden biri haline gelen Menahem Begin ise daha da ileri giderek, Filistinlileri "iki ayaklı hayvanlar" olarak tanımlamakta bir mahsur görmemiştir.
Tüm bu sözler ve buraya kadar incelediklerimiz 50 yıldan uzun süredir Filistin topraklarında yaşanan zülmün İsrail Devleti tarafından adeta kutsal bir teröre dönüştürüldüğünü ve bu bölgede Müslüman halkın yok edilmesi için sistemli ve planlı bir politika izlendiğini gözler önüne sermektedir. Uygulanan ekonomik ambargodan, yeni açılan Yahudi yerleşim birimlerine, masum çocukların sokak ortasında katledilmesinden, hapishanelerde Müslümanlara uygulanan işkencelere kadar İsrail'de yaşanan her türlü terör olayı, bir milletin yok edilişinin planlı aşamalarıdır.
Ateşkes ilan edilmesi veya barış sürecinin başlatılması Filistin'de birşeyi değiştirmez. Çünkü İsrail ideolojik kaygılarla Müslüman halka savaş açmıştır ve Siyonist ideolojiden vazgeçmediği sürece kan, gözyaşı ve vahşetin dinmesi mümkün değildir. Yukarıdaki yabancı basında yer alan haberlerde bu çatışmalar şu şekilde ifade edilir:
The New York Times: "Kudüs'ün en kutsal ve en patlayıcılı bölgesinde arbede"
The Washington Report: "Teklif edilen kanun, Filistinlilere yapılan işkenceyi kanuni hale getirebilir."
The Los Angeles Times: "Haham, saldırıları dini açıdan haklı gösterdi"
The Middle East: "İsrail, yeni bir göçü cesaretlendiriyor"
Impact: "İşgal çılgınlığı"
The Washington Report: "Teklif edilen kanun, Filistinlilere yapılan işkenceyi kanuni hale getirebilir."
The Los Angeles Times: "Haham, saldırıları dini açıdan haklı gösterdi"
The Middle East: "İsrail, yeni bir göçü cesaretlendiriyor"
Impact: "İşgal çılgınlığı"
I. Dünya Savaşı'ndan bugüne kadar bölgede gelişen her stratejik olayda, bu planın rolü vardır. Filistin topraklarının Osmanlı'dan koparılıp İngiliz hakimiyetine bırakılması, Yahudilerin bölgeye akın akın göç etmeye başlamaları ve nihayet kendilerine ait olmayan bu topraklar üzerinde bağımsız bir devlet kurmaları, Siyonistlerin ırkçı hayallerinin gerçeğe dönüştürülmesidir. Bu nedenledir ki bazı İsrailli liderler "Batı Şeria ve Gazze, Yahudilere Tanrı tarafından vadedilmiş topraklardır, girdiğimiz yerden çıkmayız" diyerek tüm dünyaya başkaldırabilmektedirler. İsrail'in birçok Siyonist geleneğindeki vadedilmiş topraklar, üstün ırk gibi kavramlara sıkı sıkıya bağlıdır. İsraillilerin bu dini kavramlara olan bağlılıkları ise, samimi (yani Allah'a yönelik) bir dindarlık anlayışından değil, sahip oldukları ırkçı ve faşist ideoloji ile Muharref Tevrat'ın sapkın bazı açıklamaları arasında ilişki kurmalarından kaynaklanır. Bir başka deyişle, İlahi bir din olan Yahudiliği, dünyevi bir ideoloji olan Siyonizm için bir araç haline getirmektedirler. Eğer dindarlıklarında samimi olsalar, o zaman buraya kadar anlattığımız vahşet ve işkence yöntemlerinden de vazgeçeceklerdir. Çünkü Siyonizme karşı çıkan Haham Dovi Weiss'in dediği gibi; "Sonsuz Kudret Sahibi Allah, Yahudi halkına, dünyanın üstündeki tüm insanlarla ve uluslarla barış içinde yaşamayı emretmiştir."
The News Tribune gazetesinin "İsrail Batı Şeria'ya Girdi" başlıklı haberinde İsrail ordusunun sıkça düzenlediği sınır ötesi operasyonlarından biri ele alınmıştır. Bu operasyonlardan en çok payını alanlardan birisi de Filistin yönetiminin idari daireleridir. Herald Tribune gazetesinin, "İsrail Polisi Filistin Ofislerini Ele Geçirdi" başlıklı haberi bunun örneklerinden biridir.
Seattle Post gazetesinde "İsrail Füzeleri Gazze'de Filistin Güvenlik Ofisini Vurdu" haberi ile İsrail'in, saldırılarında Filistin karakollarını da hedef aldığı ele alınmaktaydı. Crescent International dergisi ise, "Dünya Başka Yerlere Bakarken İsrail Gerçek Yüzünü Gösteriyor" haberi ile İsrail'in saldırganlığının tüm hızı ile devam ettiğine dikkat çekmekteydi.
The New York Times gazetesi İsrail yanlı haberleri ile tanınan bir gazetedir. Buna rağmen İsrail'in saldırganlığı ve acımasızlığı bazen öyle boyutlara varır ki, bu gazetede bile Filistin halkının yaşadığı sıkıntılarla ilgili haberlere yer verilir. En üstteki haberde, İsrail ordusunun 2 saat içinde El-Halil'i işgal ettiği bildirilmektedir. "Filistin'de Günlük Hayat; Aşılması Gereken Zor Engeller" başlıklı haberde kontrol noktalarında geçiş izni almak için sırada bekleyen Filistinlilerin resmine de yer verillmiştir. "Günün Bilançosu Bir Filistinli ve İki Çocuğu" başlıklı son haberde ise hemen her gün Filistinlilerin öldürüldüğü anlatılmaktadır.
Kontrol noktalarındaki İsrail askerlerinin görevi, Filistinlilerin yaşamını zorlaştırmak.
Yahudi çocuklara, tüm Filistinlilerin düşman oldukları yalanı öğretiliyor. Öncelikli hedef Filistin karakolları.
Filistin Yönetimi'nin Doğu Kudüs'teki simgesi sayılan Doğu Evi'nin İsrail kuvvetleri tarafından işgal edilip, burada görevli kişilerin gözaltına alınması bölgedeki gerilimi daha da artırdı. İsrail bu uygulamasıyla barış karşıtı politikasını bir kez daha ortaya koymuş oldu.
Kuran Ahlakına Uygun Bir Mücadele Yürütmek
İşgalci İsrail Devleti'nin, Filistin halkına karşı yürüttüğü katliamlar hakkında bilgi verirken, üzerinde durulması gereken bir diğer önemli konu da Müslümanların bu terör karşısında nasıl bir tavır takınmaları gerektiğidir.
Bir Müslüman tüm hayatını Allah'ın Kuran'da emrettiği ahlak üzerine kurmalıdır. Günlük hayatında, ticaret sırasında, bir iş üzerindeyken ya da insanlarla ilişkilerinde nasıl adaletli, hakkaniyetli davranıyorsa, savaşta, savunma sırasında ya da topraklarından sürüldüğü zaman da aynı ahlakı göstermelidir. Yine tevekküllü olmalı, adaleti ayakta tutmalı, Allah'ın emir ve tavsiyelerine titizlikle uymalıdır.
Kuran'da, "Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır" (Maide Suresi, 8) ayetinde de bildirildiği gibi kin, nefret ve öfke gibi duygular iman eden bir kişinin aldığı kararları, ahlakını ve uygulamalarını etkilememelidir. Müslüman her zaman Kuran ayetlerine göre hareket etmeli, sabırlı, tevekküllü ve itidalli davranmalı ve fevri bir tepki göstermekten şiddetle kaçınmalıdır. Allah'ın "Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele" (Bakara Suresi, 238) ayetinde de bildirdiği gibi dünya hayatında bir denemeden geçirildiğini asla aklından çıkarmamalıdır. Allah sıcak savaşla, saldırılarla, baskılarla ve türlü zorluklarla müminleri denemektedir. Önemli olan bu denemeye Allah'ın razı olacağı şekilde karşılık vermek ve şartlar ne olursa olsun Müslümanca davranmaktır.
İşte bu nedenle Filistinliler de İsrail işgaline yönelik tepki gösterirken başlarına gelen her zorluğun Rabbimiz'den bir deneme olduğunu unutmamalı ve Allah'ın güzel ahlak, adalet, ve 'haddi aşmamak'a dair emirlerine titizlikle uymalıdırlar. İsrail ordusunun saldırılarına, baskılarına ve adaletsiz uygulamalarına karşı çıkarken sadece Kuran'da tarif edilen mücadele yöntemlerini izlemelidirler. Böyle bir mücadelenin sonucu ise mutlaka büyük bir kurtuluştur, çünkü "Yardım ve zafer' (nusret) ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ın Katındandır." (Al-i İmran Suresi, 126)
Savunmasız Yahudilere Yönelik Saldırılar
"Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever." (Mümtehine Suresi, 8) ayeti Filistin halkının Siyonist İsrail Devleti'ne karşı mücadele ederken, sivillere karşı nasıl bir tutum içinde olmaları gerektiğini ortaya koymaktadır. Allah Kuran ayetlerinde hiçbir suçu olmayan, savunmasız kadınların, yaşlıların ve çocukların öldürülmelerini yasaklamıştır. Peygamberimiz (sav) savaşa çıkan kumandanlarına bu konuda detaylı emirler vermiş, sivillere hiçbir zarar vermemeleri için onları uyarmıştır.
Oysa son yıllarda bazı Filistinliler tarafından savunmasız sivillere, çocukların, kadınların ve yaşlıların bulunduğu sivil yerleşim alanlarına yönelik intihar saldırıları gerçekleştirilmektedir. Bu saldırılar kimi zaman bir kafeteryayı, kimi zaman bir okul servisini, kimi zaman da gençlerin bulunduğu eğlence yerlerini hedef almakta ve onlarca sivilin ölümüyle sonuçlanmaktadır. Haber ajanslarında yer alan İsrail çıkışlı bilgilere göre, Eylül 2000 tarihinden bu yana gerçekleştirilen intihar saldırılarında 18 yaşından küçük 30 İsrailli çocuk hayatını yitirmiş ve 272 çocuk ise yaralanmıştır. Bu saldırılarda ölen 177 kişinin 128'i, yaralanan 1743 kişinin ise 1216'sı sivildir.103 Bu saldırılar doğal olarak dünya genelinde çok büyük bir tepkiyle karşılanmakta ve Filistin halkının haklı mücadelesine faydadan çok zarar vermektedir. İsrail'in yıllardır devam eden işgal politikasına karşı çıkan insanlar dahi, İsrailli sivillere yönelik bu saldırıların ardından Filistin halkına karşı tavır almakta, onlara verdikleri desteği geri çekmek durumunda kalmaktadırlar.
Filistinliler de İsrail işgaline yönelik tepki gösterirken Kuran ayetlerine uygun davranmalıdırlar. Çünkü Allah hiçbir suçu olmayan, savunmasız kadınların, yaşlıların ve çocukların öldürülmelerini Kuran'da yasaklamış, adaleti, şefkati, merhameti ve hoşgörüyü emretmiştir.
Sivil halka yönelik bu gibi saldırıların mazur görülemeyeceği açıktır, çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi, böyle bir yöntem İslam'a kesinlikle aykırıdır. Kuran ayetlerini ve Peygamber Efendimiz'in uygulamalarını incelediğimizde sivillere yönelik saldırılara İslam ahlakında hiçbir şekilde yer olmadığı açıkça görülmektedir. Peygamberimiz (sav) gerek Mekke'nin fethinde gerekse diğer savaşlarında masum ve savunmasız insanların haklarını titizlikle korumuş, onlara bir zarar gelmesini engellemiştir. Müminlere bu konuda çeşitli hatırlatmalarda bulunmuş, "Resulullah'ın dini üzerine sefere çıkın. Ancak; ihtiyar, kadın ve çocuklara ilişmeyiniz. Islah ve ihsan elinden olunuz. Allah muhlisleri sever"104 şeklinde emretmiştir. Bir diğer hatırlatması ise şu şekilde olmuştur:
Çocukları öldürmeyiniz. Kiliselerinde kendilerini ibadete vermiş kimselere dokunmaktan sakınınız! Kadınları, yaşlanmış pir-i fanileri öldürmeyiniz. Ağaçları yakmayınız ve kesmeyiniz. Evleri de yıkmayınız!105
Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde de görüldüğü gibi Müslümanların mücadelesi Kuran ayetlerine uygun, yani adil ve hoşgörülü olmalıdır. Bu mücadelede hiçbir aşırılığa yer yoktur. Nitekim Allah Bakara Suresi'nin 190. ayetinde "Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez." şeklinde buyurmakta ve müminleri itidalli davranmaya davet etmektedir. Müslüman her türlü haksız uygulamanın, gereksiz silah kullanımının, zorbalığın ve barbarlığın karşısında yer almaktadır. Bir diğer ayette ise müminlerin her zaman barıştan ve uzlaşmadan yana olmaları gerektiği şu şekilde bildirilmektedir:
Eğer onlar barışa eğilim gösterirlerse, sen de ona eğilim göster ve Allah'a tevekkül et. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Enfal Suresi, 61)
Müslümanlar Filistin'de masum insanların öldürülmesini kınadıkları gibi, savaşla bir alakası olmayan İsrailli sivillerin öldürülmesini de aynı şekilde kınarlar.
İsrail ve Yahudiler konusu da bu temel prensipler ışığında değerlendirilmelidir. Tüm hayatını Kuran ayetleri doğrultusunda şekillendiren bir Müslümanın Yahudilere olan bakışı da Kuran ahlakına uygun şekilde adil ve itidalli olmalıdır.
Kitabın başında da vurguladığımız gibi Yahudiler tevhid inancına sahip, Allah'ın elçileri vasıtasıyla indirdiği bir dine mensup kişilerdir ve Kuran'da Yahudilerden Ehli Kitap olarak bahsedilmektedir. Ehli Kitap, temeli Allah'ın vahyine dayanan birçok ahlaki değere, haram ve helal kavramlarına sahiptir. Kuran'a baktığımızda Müslümanlarla Ehli Kitap arasında dostane bir ilişki olduğu görülür. Kitap Ehlinin yemeği Müslümanlara, Müslümanların yemeği de onlara helaldir; Müslüman erkekler Kitap Ehli'nden kadınlarla evlenebilirler. (Maide Suresi, 5) Bu hükümler, Müslümanlar ile Hıristiyan ve Yahudiler arasında sıcak komşuluk ilişkileri ve akrabalık bağları tesis edilebileceğini, iki tarafın birbirlerinin yemek davetlerine icabet edebileceğini gösterir. Kuran'daki diğer bazı ayetlerde de Kitap Ehli ile ortak bir iman kelimesi üzerinde birleşme çağrısı yapılmaktadır.
Bu nedenledir ki, İslam tarihinde de Müslüman toplumlar Ehli Kitaba her zaman için ılımlı ve hoşgörülü davranmışlardır. Bu durum özellikle de varisi olduğumuz Osmanlı İmparatorluğu'nda çok belirgindir. Bilindiği gibi 15. yüzyılda Katolik İspanya'nın hayat hakkı tanımadığı ve sürgün ettiği Yahudiler, aradıkları huzuru Osmanlı topraklarında bulmuşlardır.
Sadece Ehli Kitaba karşı değil, onlara kıyasla Müslümanlara çok daha uzak olan müşrik ve inkarcılara karşı da adalet ve itidal tercih edilmelidir. Kuran'da iman etmeyen, Allah'ı ve dini tanımayanlar hakkında ayırım yapılmakta, dine düşman olanlara karşı tavır alınması gerektiği bildirilirken, böyle bir düşmanlık göstermeyenlere iyilik yapılması emredilmektedir:
Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar zalimlerin ta kendileridir. (Mümtehine Suresi, 8-9)
Kısacası Kuran ayetlerine göre düşünen ve Allah'tan korkup-sakınan Müslümanların, Yahudilere karşı, dinleri ve inançları nedeniyle de bir husumet beslemesi, sadece Yahudi oldukları için onlara düşmanca davranmaları mümkün değildir. İsrail Devleti'nin işgal ve baskı politikaları nedeniyle, bu devletin sivil vatandaşlarının suçlanması da mümkün değildir.(Nitekim İsrail işgaline karşı çıkan pek çok İsrailli vardır.) Dolayısıyla Filistin halkının da haklı mücadelesinde aşırılıktan kaçınması, Siyonist İsrail Devleti'nin yaptığı her türlü haksız, adaletsiz uygulamalara ve şiddete karşı, Kuran ahlakının gerektirdiği bir adalet ve itidal ile karşılık vermeleri gerekir.
İntihar İslam'a Aykırıdır
İsrailli sivillere yönelik söz konusu saldırılar incelenirken üzerinde durulması gereken bir diğer konu ise intiharın İslam'daki yeridir. İslam hakkında yanlış bilgilere sahip olan çevreler, bu barış dininin intihar saldırılarına izin verdiği yönünde son derece hatalı bir düşünceye sahiptirler. Oysa başka insanları öldürmek gibi insanın kendini öldürmesi de İslam'a aykırıdır. Allah, "Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin" (Nisa Suresi, 29) ayetiyle intiharı açıkça haram kılmıştır. Bir insanın, her ne sebepten olursa olsun, kendisini öldürmesi İslam'a göre yasaktır. Peygamberimiz (sav) de bir hadisinde intiharın haram olduğunu belirtmekte ve bu hareketi yapanların ateşle karşılık bulacaklarını bildirmektedir:
Kim kendisini dağdan atarak intihar ederse o cehennemlik olur. Orada ebedî olarak kendini dağdan atar. Kim zehir içerek intihar ederse, cehennem ateşinin içinde elinde zehir olduğu halde ebedî olarak ondan içer. Kim de kendisine demir saplayarak intihar ederse, cehennemde ebedî olarak o demiri karnına saplar.106
Hadiste de görüldüğü gibi intihar etmek, dolayısıyla intihar saldırısında bulunmak -ve bu saldırıyla birlikte masum insanların hayatına da son vermek- İslam ahlakına kesinlikle aykırıdır. Her Müslüman, Filistin halkının haklı davasına gölge düşüren bu eylemlere karşı çıkmalıdır.
Zulüm ve şiddet kime yönelik olursa olsun kınanmalıdır. Filistin toprakları her dinden ve milletten insanın huzur ve güvenlik içinde yaşayabileceği topraklar olmalıdır. Ne İsraillilerin ne de Filistinlilerin acı çekip gözyaşı dökmelerine müsaade edilmemelidir. Akan kanın durdurulmasının en önemli yolu barıştan yana olanların ittifakıdır.
Filistinli gençleri böylesine haksız ve akıl dışı bir mücadele yönteminin içine itenlerin bu yöntemin hem Filistinli hem de İsrailli gençleri sonu gelmeyecek bir kan dökme kuyusunun içine çektiklerini unutmamak gerekir. İntihar saldırılarının devam etmesi bu toprakların geleceği olan gençlerin geleceklerini yok etmek demektir. Hem bombayı üzerine yerleştirip fünyeyi çeken, hem de savaşla doğrudan hiçbir bağlantısı olmayıp sadece o gün o noktada bulunduğu için hayatını kaybeden gençler asla başarıya ulaşamayacak bir yolla yok edilmektedir. Her iki tarafın da masum insanlarına zarar veren, çatışmaları çıkışı olmayan bir noktaya iten bu yönteme Filistinli ve İsrailli tüm masum insanların geleceği için bir an önce son verilmelidir.
İslam Alimlerinin Konuyla İlgili Yorumları
İsrailli sivilleri hedef alan intihar saldırıları konusunda çeşitli İslam alimlerinin görüşleri de, bu saldırıların tasvip edilemez olduğunu gösteren bir başka delildir. Bu alimlerin başında Londra Müslüman Koleji'nin Dekanı Dr. Zeki Badawi gelmektedir. Badawi, intihar saldırılarının İslam ahlakına uygun olmadığını açıkça ifade etmektedir. Dr. Zeki Baldawi, Filistin halkının içinde bulunduğu zor koşulların elbette kabul edilebilir olmadığını, ancak bu zulüm karşısında sivilleri hedef almanın da uygun olmadığını şöyle açıklamıştır:
Şahsen ben, bu kişilerin İslamiyet'i kavrayışlarında yanlışlık olduğunu düşünüyorum, sivillere saldıranların büyük bir suç işlediklerine, çünkü bunun İslamiyet'te yasak olduğuna inanıyorum.1
Benzer görüşleri dile getiren din adamlarından birisi de, Suudi Arabistan Müftüsü Abdulaziz bin Abdullah al Sheikh'dir. Abdülaziz bin Abdullah konuyla ilgili olarak "bu bir tür intihardır ve dolayısıyla yasaklanmıştır" sözleri ile bu saldırıların İslamiyet'e uygun olmadığını ifade etmiştir.
Sivillere saldırı düzenlemenin İslam ahlakına kesinlikle uygun olmadığı daha pek çok Müslüman din adamı tarafından defalarca ifade edilmiştir. Çok sayıda din adamının imzası ile 27 Eylül 2001 tarihinde yayınlanan bir fetvada da, "Terörist saldırlarda bulunanlar İslamiyet'e gore suç işlemişlerdir" ifadesi yer almıştır. Bu fetvada imzası olan din adamlarından bazıları şöyledir:
-Şeyh Yusuf el-Kardavi, İslam Konseyi Başkanı, Katar
-Tariq al-Bishri, Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı, Mısır -Dr. Muhammad s. al-Awa, İslam Hukuku Profesörü, Mısır -Dr. Haytham al-Khayyat, İslami Akademisyen, Suriye -Shaykh Fahmi Houaydi, İslami Akademisyen, Mısır -Şeyh Taha Jabir al-Alwani, Kuzey Amerika Yüksek İslami Konseyi Başkanı
1. BBC News, 26 Aralık 2001
| ||
Filistin Özerk Yönetimi lideri Yaser Arafat da, 3 Şubat 2002 tarihinde New York Times gazetesinde yayınlanan yazısında bu saldırıları şiddetle kınamış ve sivillere yönelik her türlü saldırının, gerekçesi ne olursa olsun, mazur görülemeyeceğini belirtmiştir:
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum, terörist gruplar tarafından İsrailli sivillere yönelik her türlü saldırıyı şiddetle kınıyorum. Bu insanlar Filistin halkını veya onların özgürlük taleplerini temsil etmiyorlar... Filistinlilerin barıştan beklentileri, İsrail'in 1967'de işgal ettiği topraklar üzerinde özgür bir Filistin Devleti kurabilmek ve hem İsrail hem de Filistin vatandaşlarına barış ve güvenlik sağlayacak bir ortamda yaşamaktır... Baskı ve şiddet ne kadar yoğun olursa olsun, bu sivil insanların öldürülmesini haklı göstermez. Terörizmi kınıyorum. İster İsrailli, ister Amerikalı, ister Filistinli olsun, kim olursa olsun, sivil insanların öldürülmesini şiddetle kınıyorum, bunu yapanlar Filistin vatandaşı olsa bile... Son kırk yıldır Filistin halkı üzerinde devam eden haksız baskılara rağmen, inanıyorum ki İsrail Filistinlileri kendisi ile eşit gördüğünde ve onlara dilediği herşeyi yaptırabileceği aşağı insanlar olarak görmekten vazgeçtiğinde, barış hayalimiz gerçek olacaktır. Bu, olmalıdır.107
Çözüm Kuran Ahlakı
Önceki bölümde de vurguladığımız gibi Filistin halkının İsrail işgaline yönelik mücadelesi her yönüyle Kuran ahlakına uygun olmalıdır. Kuran ahlakının dışında herhangi bir mücadele şekli -örneğin komünist ideolojinin öngördüğü 'gerilla' yöntemleri- ne doğrudur ne de başarıya ulaşabilir. Bu nedenle Filistin topraklarındaki mevcut durum çok akılcı ve gerçekçi bir şekilde değerlendirilmeli ve Kuran ayetleri rehberliğinde yepyeni bir strateji belirlenmelidir.
Filistin topraklarında eşit şartlarda savaşmayan iki topluluk vardır. İsrail ordusu dünyanın en gelişmiş, teknolojik altyapısı çok güçlü ve en etkin ordularından biridir. Hava gücü İsrail ordusuna, Filistin topraklarını hiç kayıp vermeden bombalama ayrıcalığı sağlamakta ve Filistinlere karşı İsrail'e büyük bir üstünlük kazandırmaktadır. Filistin ise nizami bir orduya sahip değildir. Mevcut güvenlik birimleri teknik ve askeri donanımdan yoksundur. Hava gücünün olmaması Filistin halkını İsrail bombardımanları karşısında çaresiz bırakmaktadır. Yürütülen mücadelede ise taş ve sapandan başka hiçbir silahı olmayan bir avuç Filistinli genç ve çocuk ön plana çıkmaktadır. Eşit şartlarda olmayan bu savaşın İsrail ordusu lehine sonuçlanması muhtemeldir. Bu nedenle de Filistinlilerin haklı mücadelesinin başarıya ulaşması, ancak silahlı mücadelenin fikri zemine çekilmesi ve çok güçlü bir eğitim projesiyle desteklenmesiyle mümkün olabilir. Bunun için de Filistin halkının, eğitimli, kültürlü, hukuk, diplomasi ve uluslararası politikaya vakıf ve tüm bunların yanında Kuran ahlakına göre hareket eden güçlü bir kadroya ihtiyacı bulunmaktadır.
Yahudiler de Müslümanlar da aynı Allah'a iman etmektedirler. Allah tüm insanlara barışı ve sevgiyi emretmiştir. Allah'ın emrettiği ahlakın yaşanması bölgeye kalıcı barışın hakim olmasını sağlayacaktır.
Elbette Filistin halkı içinde kültürel seviyesi yüksek, açık görüşlü çok sayıda aydın bulunmaktadır. Önemli olan bu aydınların, gençlerin bilinçlendirilmesi, doğru yönlendirilmesi ve Filistin davasının uluslararası kamuoyunda savunulması konularında yapacakları çalışmalardır. Bu çalışmalar, Filistin halkının gerçek İslam ahlakına göre bilinçlendirilmesinde, kültür ve eğitim seviyesinin daha da artırılmasında ve Filistin'in haklı mücadelesinin tüm dünyaya en güzel şekilde anlatılmasında çok önemli bir rol oynayabilir. Günümüzde Filistin halkı hakkında tüm dünyaya çok daha farklı ve gerçekle hiçbir şekilde uyuşmayan bir tablo sunulmaktadır. Barışa şiddetle karşı olan, kimi artniyetli ya da fanatik grupların gerçekleştirdikleri Kuran ahlakına uymayan, akıl dışı eylemler nedeniyle Filistin mücadelesi çok büyük zarar görmektedir. Bu zarar pek çok aydın tarafından dile getirildiği gibi, Türkiye de dahil olmak üzere, çeşitli ülkelerde köşe yazarları tarafından da ifade edilmektedir. Filistin'de yaşayan, Zaman gazetesi yazarlarından Kerim Balcı da bir yazısında bu gerçeğe şöyle dikkat çekmiştir:
İntihar saldırıları İslam'ın temel değerlerine aykırı olmakla kalmayıp, Filistin davasına zarar da vermektedir. Bunu sadece biz değil makul düşünen Filistinliler de söylüyorlar… Filistin davası bütün İslam dünyasının meselesidir. Bu davanın başına geçmiş olan insanlar kendi kişisel ikballeri, intikam arzuları, onur ve gurur kaygılarıyla hareket edemezler. Filistin'de masum Yahudi çocuklarını öldüren militanlar kendilerini İslam'a hizmet ediyor sanabilirler. Oysa yaptıkları dünyanın dört bir tarafında yara almış Müslüman imajını düzeltmeye çalışan insanların işini zorlaştırmaktan öteye gitmemektedir... Bu tür saldırıların Filistin'den çok İsrail'in işine yaradığı gerçeği apaçık ortadadır. (Zaman, 15 Eylül 2002)
Filistin halkı içindeki gerçek İslam ahlakından habersiz kimseler de kimi zaman farkında dahi olmadan bu provokasyonların içinde yer alabilmektedirler. Filistin mücadelesine katkıda bulunmak isteyen ve bu uğurda fedakarlığa hazır gençlerin iyi niyetleri suistimal edilmekte ve Kuran ahlakından uzak bir yöntem izlendiği için istenen başarı bir türlü elde edilememektedir.
İşte bu nedenle de öncelikle bu bilgisizliğin ve fanatizmin önüne geçebilmek için, tüm Filistin halkını kapsayan ve başta gençler olmak üzere insanlara gerçek Kuran ahlakını öğreten çok büyük bir eğitim seferberliği gerekmektedir. Okullar, üniversiteler ve kitle eğitim araçları ile halkın bilinçlenmesine yardımcı olmak, Filistin davasına yapılabilecek en büyük yardım olacaktır. Çünkü bu insanlar Kuran'da tarif edilen gerçek İslam'ı tanıdıklarında, İslam'ın bir barış ve uzlaşı dini olduğunu öğrendiklerinde, İslam'ın getirdiği şuurla dünya siyasetini kavradıklarında, intihar saldırılarının veya otobüslerdeki, kafeteryalardaki çocukların ve yaşlıların öldürülmelerinin bir çözüm olmadığını (ve ayrıca doğru da olmadığını) kavrayacaklardır. Akılcı politikalarla, dünya çapında büyük bir diplomasi atağıyla, uzlaşı ve hoşgörüyle çözüme ulaşmak çok daha kolaydır. Ve Kuran ahlakına uygun olan da, bu yönde yapılacak bir fikri mücadeledir.
Geçtiğimiz 20. yüzyılda yaşanan pek çok savaş ve dahası 21. yüzyılın hemen başlarında gerçekleşen bir dizi olay, şiddetin şiddetle, vahşetin vahşetle çözülemeyeceği gerçeğini bir kez daha açıkça ortaya koymuştur. Şiddetin önüne geçmenin tek yolu, Kuran ahlakının insanlara öğrettiği barış, uzlaşma, hoşgörü, tevazu ve akılcılık gibi erdemlerin insanların düşüncelerine, fiillerine ve dolayısıyla dünyaya hakim olmasıdır.
Sonuç
Dünyadaki tüm akılcı ve adil insanlar gibi bizim de temennimiz, Filistin'de her iki halkın da razı olacağı barış ve huzurun bir an önce kurulmasıdır. Ancak masum bir halkın tüm haklarını elinden alarak ve onları açlığa ve yokluğa mahkum ederek kurulacak bir barış, tek taraflı olur. Daha da önemlisi böyle bir barış gerçek anlamda bir barış değildir. Çünkü böyle bir barış güvenlik ve huzuru hakim kılamaz, tam aksine karmaşa ve kaosun artmasına neden olur. Her iki halkın razı olacağı bir ortamın hakim olması ise ancak adaletin, eşitliğin ve insan haklarının her yönüyle gözetildiği bir barış planı ile mümkün olabilir.
Bunun için İsrail'in 1967'de işgal ettiği topraklardan çekilmesi, Doğu Kudüs'ün Filistin egemenliği altında tüm toplumlara açık bir şehir haline gelmesi, Filistin Yönetiminin bağımsız bir devlet olarak tanınması ve topraklarından sürülmüş olan Filistinlilere geri dönüş hakkının sağlanması gereklidir. Nitekim BM'in 242 ve 338 no.lu kararnameleri de bu koşulları öngörmektedir. Filistinliler 1993 yılında yapılan Oslo görüşmeleri ile topraklarının %78'ini İsrail Devleti'ne bırakmayı zaten kabul etmiş durumdadırlar. Talepleri, kendilerine bırakılan %22'lik bölümde varlık haklarını devam ettirebilmektir. Oslo'da her iki taraf da 1999'a kadar bağımsız bir Filistin devletinin kurulması konusunda hemfikir olmuş, ancak bugüne kadar yaşanan gelişmeler İsrail'in Filistin üzerindeki baskılarını daha da artırması ile neticelenmiştir. İsrail BM kararlarına aykırı olarak yeni yerleşim yerleri inşa etmeye ve Filistin halkını yaşadığı yerlerden zorla çıkarmaya, Filistinlilerin hareket özgürlüğünü sınırlamaya devam etmektedir. Kalıcı barış için hem İsrail'in hem de Filistinli radikallerin zihniyetlerini değiştirmeleri şarttır.
Amerika'da yaşayan haham Micheal Learner tarafından çıkarılan Tikkun dergisinin internet sayfası. Haham Learner, Filistin'de olayların her iki tarafın radikallerinin insiyatifine bırakılmaması gerektiğini savunmaktadır.
Bu barışın mevcut yapısıyla İsrail yönetimi tarafından sağlanamayacağı görülmektedir, çünkü mevcut yönetimin temelinde Filistinlileri "iki ayaklı hayvanlar" olarak gören ırkçı bir ideoloji vardır. Filistin tarafındaki şiddet yanlısı aşırı gruplar da barış önündeki bir diğer önemli engeldir. Bu durumda her iki taraftan da vicdan ve sağduyu sahibi kişilerin biraraya gelmesi, bu kişilere dünya çapında adaletten, eşitlikten ve barıştan yana olan kişilerin de destek vermesi gereklidir. İşte o zaman Filistin her milletten ve dinden insanın birarada, huzur ve güvenlik içinde yaşayabileceği bir toprak olacaktır.
Ortadoğu'ya barış getirecek insanların, farklı insanları ve kavimleri Allah'ın yarattığı eşit kullar olarak gören, hiçbir soy ayrımı gözetmeyen, bireyleri ve milletleri sadece ahlaklarına göre değerlendiren bir anlayışta olmaları gerekir. Bu kimseler samimi olarak Allah'tan korkan kimselerdir. Çünkü bu üstte tarif edilen anlayış, Allah'ın insanlara emrettiği ahlaktır. Her üç İlahi dinin özünde kardeşlik ve sevgi vardır. Allah'a iman eden ve Allah'ın kendileri için koyduğu sınırları koruyan insanların ittifakı yalnız Filistin'e değil, dünyanın diğer pek çok sorunlu bölgesine huzur ve istikrar getirecektir. Nitekim özellikle son dönemlerde Ortadoğu barışı için faaliyet gösteren Yahudi ve Hıristiyanların sayısında önemli bir artış olmuştur. Örneğin Amerika'da yayınlanan Tikkundergisinin editörlüğünü yapan Haham Micheal Learner ılımlı görüşleri ile tanınan ünlü din adamlarından birisidir. İsrail işgalinin ahlak dışı olduğunu ve yalnızca Filistinlileri baskı altına almakla kalmayan aynı zamanda Yahudi inancına da zarar veren bir eylem olduğunu söyleyen Haham Learner, Ortadoğu'ya barışın gelmesinin hiç de zor olmadığı görüşündedir. Bunun için yapılması gereken, olayların kontrolünü radikal gruplara bırakmak yerine ılımlıların işbirliği yapmasıdır.
Aksa İntifadası boyunca hayatını kaybeden İsrail ve Filistin vatandaşlarının sayısı kadar tabut bırakılarak yapılan gösteride, savaşın dehşeti bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Bu gösteri devam ederken, Filistin'de de insanlar ölmeye devam etmektedir. Bankta oturan yaşlı kadın o esnada akrabalarından birkaçının öldüğünün haberini almıştır.
Başta Kudüs'te yaşayanlar olmak üzere Hıristiyan din adamları arasında da Ortadoğu barışı için çaba gösterenler bulunmaktadır. Örneğin 12 Mart 2002'de Beytüllahim'de yaptığı konuşmasında Patrik Michel Sabbah, "İsraillilerin barış ve güvenliğinin Filistinlilerin barış ve güvenliğine bağlı" olduğunu söylemiş ve Şaron'un şiddete başvurmakla çok yanlış bir yola girdiğine dikkat çekmiştir.
Tarihin pek çok döneminde üç ayrı dinin mensupları, Filistin'de birarada, barış içinde yaşamışlardır. Bugün de benzeri bir barış ortamı tesis etmek mümkündür.
Kutsal toprakların sokakları herkesin huzur ve güvenlik içinde dolaşabileceği mekanlar olmalıdır.
Bu durumda Müslümanlara da büyük bir sorumluluk düşmektedir. Müslümanlar konuya sağduyulu ve adaletli yaklaşmalıdırlar. Nitekim Kuran'da adaletin önemine dikkat çeken pek çok ayet vardır. Kuran'da Müslümanların düşmanlarına karşı dahi adaletle davranmaları emredilir. Allah "Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin" (Maide Suresi, 2) buyurarak, Müslümanlara, savaş halinde bulundukları müşriklere karşı dahi adaletli olmayı emretmiştir.
Bir diğer ayette aynı emir şöyle tekrarlanır:
Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide Suresi, 8)
Batı Şeria ve Gazze 1967 savaşında İsrail ordusu tarafından işgal edilmiştir ve bu işgal halen devam etmektedir. Ortadoğu'ya barış gelmesinin temel şartlarından birisi de İsrail'in işgal ettiği Filistin topraklarından geri çekilmesi ve Filistin halkının topraklarına kavuşmasıdır. Filistin Yönetimi, zaten Oslo Anlaşması ile, tarihi topraklarının sadece %22'sini almayı kabul etmiş, geri kalan %78'lik kesimin ise İsrail'e bırakılmasına razı olmuştur. Ne var ki İsrail, Filistin halkına ait olan topraklarda varlığını devam ettirmekte ve bu bölgelerde de sürekli yeni yerleşim birimleri açmaktadır.
Ortadoğu'ya barışın gelmesinin tek yolu ayetlerde bildirilen prensiplere göre davranan bir yönetimdir. Bu yönetim, Filistin toprakları üzerinde koruyuculuk yapmalı, bu toprakları sahiplenip bir diğerini yaşadığı yerden çıkarmaya çalışmak yerine, her dinden ve milletten insanın bir arada yaşayabileceği bir model oluşturabilmelidir. Filistin toprakları Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların birlikte yaşayabilecekleri kadar geniş ve hepsinin de refah içinde hayatlarını sürdürebilecek kadar bereketli topraklardır. Taraflardan birinin Filistin'in tek sahibi olduğunu iddia etmesi hem tarihi gerçeklere aykırı bir durumdur, hem de yıllardır yaşanan olayların da gösterdiği gibi sürekli savaş ve çatışmalara neden olmaktadır. Her üç İlahi din tarafından da kutsal kabul edilen bu topraklarda Yahudiler sinagoglarda, Hıristiyanlar kiliselerde, Müslümanlar camilerde diledikleri gibi ibadetlerini yapabilmeli, geleneklerini devam ettirebilmeli, saygı çerçevesinde ortak bir yaşam kurabilmelidirler. Maddi imkanlar silahlara, bombalara değil, okullara, üniversitelere, hastanelere harcanmalıdır.
Bu, Osmanlı millet ve devlet anlayışının hakim olduğu, insanların dost ve kardeşçe yaşayabildiği, barış ve güven dolu bir ortamın yeniden oluşturulabilmesi, güçlü bir ekonomik ve siyasi birliğin tesis edilmesiyle mümkündür. Çünkü Osmanlı yönetimi ve tecrübesi, günümüzde çatışmaların merkezi haline gelmiş olan bu bölgeye huzurun ve barışın getirilmesinin mümkün olduğunu bizlere göstermiştir. Bu tür bir 'Yeni Osmanlı' birliği oluşturma yönünde atılacak somut adımlar, bölge devletleri tarafından da kabul görecektir. Üstelik bu birlik dünyanın en gelişmiş medeniyetini ve en zengin topraklarını içinde barındıran, 21. yüzyıla damgasını vuracak bir birlik olacaktır. Bu birliğin öncülüğünü yapabilecek tek millet ise, hiç şüphesiz Osmanlı'nın mirasçısı olan Türk Milleti'dir.
DİPNOTLAR
97. Bu rakamlar Eylül 2000- 20 Mart 2001 tarihi arasındaki dönemi kapsamaktadır. Kızıl Haç, BM gibi örgütlerin bölgede çalışma yapan birimlerinin verilerinden elde edilerek Filistin HDIP Enstitüsü tarafından hazırlanmıştır -www.hdip.org
99. Rachelle Marshall, Palestinians Come Under Siege as They Struggle for Independence, The Washington Report, Ocak-Şubat 2001, s 8-9
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder